‘Tevhid-i Uluhiyet ve Tevhid-i Rububiyet’

Allah’ın “uluhiyet” sıfatı “ilah” kelimesinden türetilmiştir. “İlah” kelimesi de kulluk etmek, tutkun olmak, yönelmek ve alışmak anlamlarına gelir. Tevhid-i uluhiyet ise Allah’ı tek ilah olarak bilme ve inanmak; kulluk yapma, tapınma, boyun eğmede yerde ve gökte sadece Allah’ı bilmek ve birlemek demektir. Mevdûdi’ye göre İlah kelimesinin kullanımları göz önüne alındığında “mabud” kelimesinin manasını karşılamak için şu olguların, bu kelimenin arka planını oluşturduğu anlaşılmaktadır: İhtiyaçları görmek, himaye etmek, teselli vermek, ululuk, insanın iştiyak duyması, ihtiyaçları karşılamak ve gizemli olmak.

Said Nursi, İhlas Suresi’nin tefsirinde (Allahu Ehad =Allah birdir) dir ki, tevhid-i uluhiyete tasrihtir” demek sureti ile uluhiyetin Allah’ın bir (tek) oluşunu tasrih ve Allah’tan başka “Ma’bud” olmadığına işaret ettiğini söyler. Ayrıca Nursi uluhiyeti, insanların fıtri ibadet ihtiyacı ile bağlantılı olarak izah eder. Bütün varlıkların bir ibadet şekli olduğunu ifade eden Nursi, şuursuz varlıkların yaptıkları işlerin ibadet olduğunu, şuurlu varlık insanın da ibadet etmeye fıtri ve doğal meylinin uluhiyeti ispat ettiğini söyler.

Tevhid-i uluhiyet ile tapma/tapınma arasında sıkı bir ilişki vardır. Uluhiyet ile ubudiyet tevhid-i uluhiyetin iki yüzü mahiyetindedir. İbn-i Teymiyye’nin tevhid inancından siyasi kavramlar üreten ilk düşünür olduğunu geçen yazıda ifade etmiştik. O “selefilik” akımını Ahmed b. Hanbel’den sonra canlandıran kişi olarak kabul edilir. Onu İbnü’l Kayyim El-Cevziyye takip etmiştir. İbn-i Teymiyye Allah’ın sıfatları ve tevhid-i uluhiyet kavramlarını merkeze alarak düşüncelerini inşa etmiştir. Sıfatlar konusunda Eş’arileri, tevhid konusunda tasavvufçuları şiddetli bir şekilde eleştirmiştir.

İbn-i Teymiyye’ye göre uluhiyet tevhidi, tevhidin esasıdır. Dinin başı, sonu, zahiri ve batını uluhiyet tevhididir. İnsanlar ve cinlerin yaratılış amacı, uluhiyet tevhidini gerçekleştirmeleridir. Peygamberler uluhiyet tevhidi için gönderilmiş, kitaplar da bunun için indirilmiştir. Ona göre tevhid-i uluhiyet ise Allah’ın fiillerinde “bir” kabul edilmesi ile dua, sevgi, korku, ümit, namaz ve hac gibi ibadetlerin sadece ve sadece Allah’a tahsis edilmesidir. Tebliğin temel amacı tevhid-i uluhiyeti ilan etmektir. İbn-i Teymiyye rububiyet tevhidinin uluhiyet tevhidinin bir cüz’ü olduğunu kabul eder. Ve gerçek tevhidin de tevhid-i uluhiyet olduğunu ifade eder.

Allah’ın “rububiyet” sıfatı “Rab” isminden türetilmiştir. Rab, itaat olunan efendi, her şeyin maliki, yaratma ve emretmenin sahibi, terbiye eden, idare eden, tedricen kemale erdiren, hak sahibi, tasarruf eden gibi bir çok anlamlara gelmektedir. Türkçe terbiye ve mürebbi kelimeleri Rab kelimesinden türetilmiştir. İslamiyet’in başlangıcında Tanrı anlamında kullanılan Rab, kelimesinin anlamı tedrici olarak tahkim edilmiştir ve Allah ile aynılaştırmıştır. Rab ancak Allah olabilir ve Allah, ancak Rab olabilirdi. Rububiyet ise Rab isminin sıfatı olup, bir şeyi yaratılışında var olan potansiyel ve ihtiyaçlara münasip olarak tedricen geliştirerek tekamül ettirmek ve mükemmel hale getirmek anlamına gelmektedir.

Said Nursi tevhid-i rububiyetin Allah’a şirk koşmamakla ilgili olduğunu şöyle ifade eder:

(Allahu Samed=Allah Samed’dir; her şey O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir) dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i Rububiyyet. Evet nizâm-ı kevn lisanı der ki: (Ondan başka yaratıcı yoktur.)” Allah’ın yaratıcılığında kimseye muhtaç olmaması, kimsenin O’nun işlerine müdahale etmediğine ve icraatlarında O’nun ortağı bulunmadığına işaret etmesi Nursi’nin tevhid anlayışını ifade etmektedir. Demek Nursi’ye göre İslam’ın yerleştirmek istediği tevhid, rububiyet tevhididir. Yoksa Mekkeli müşrikler tek Allah olduğuna inandıkları halde, taptıkları putları Allah katında şefaatçiler, yardımcılar ve Allah’a yaklaştıran vasıtalar olarak görmekteydiler. Allah’ın Samed olması; bütün vasıta, şefaatçi ve yardımcıları reddetmek anlamına gelmektedir.

Rab kelimesinin bütün anlamları göz önüne alındığında tevhid-i rububiyeti şöyle tanımlayabiliriz: Alemlerin Rabbi Allah’ın âlem ve insan üzerinde her an yaratıcılığını, hayatı devam ettirmesini, tasarrufunu, terbiyesini, hakimiyetini, malikiyetini ve idaresini kabul edip, uluhiyeti yalnız O’na tahsis edip, sadece ve sadece O’na kulluk edip, ibadet etmektir.

Bu tanımın muhtevasına bakıldığında tevhid-i rububiyetin tevhid-i uluhiyet ve tevhid-i ubudiyeti de kapsadığı hemen görülmektedir. Bu tanım bir bakıma hakiki tevhidi, tevhid-i rububiyetin çehresinde gören ekolün görüşlerini temsil etmektedir. Kur’an-ı Kerim’in “Besmele” ayetinden sonra ilk nazil olan ayetleri ile Mushaf’taki tasnifte de ilk ve son ayetler rububiyetten bahsetmektedir. Ayrıca uluhiyeti anlatan ayetlerin hemen tamamı inanmayı rububiyete bağlamaktadır. Uluhiyeti anlatan şu ayetler dikkatli incelendiğinde uluhiyetin, rububiyet dairesine dahil edilerek izah edildiği anlaşılacaktır:

Senin Rabbin dilediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların ise seçme hakları yoktur. Allah, onların uydurdukları şeriklerden münezzehtir, yücedir. Senin Rabbin onların gerek kalplerinin gizledikleri, gerek açıkladıkları her şeyi bilir. O’dur Allah. O’ndan başka yoktur İlah. Başta da sonda da, dünyada da ahirette de bütün hamdler, güzel övgüler O’nadır. Hüküm yetkisi O’nundur. Sonunda varacağınız yer de O’nun huzurudur. De ki: “Söyleyin bakalım, eğer Allah geceyi ebedî olarak uzatıp kıyamete kadar karanlık yapsa, Allah’tan başka size gündüzü getirecek tanrı var mıdır? Hâlâ dinleyip kabul etmeyecek. De ki: “Söyleyin bakalım! Gündüzü ebedî olarak uzatıp kıyamete kadar gündüz yapsa, Allah’tan başka, koynunda istirahat edip sükûnet bulacağınız geceyi getirecek tanrı var mıdır? Hâlâ gerçeği görmeyecek misiniz?” (Kasas Suresi: 68-72)

Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun ki böylece, zulmedip duran o gürûhun arkası kesildi. De ki: “Söyleyin bakalım: Eğer Allah işitme ve görme duyunuzu alır, kalplerinizin üstüne bir de mühür vurursa Allah’tan başka hangi tanrı onları size geri getirebilir?” Bak, ayetlerimizi nasıl türlü türlü açıklıyoruz da, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar!” (En’am: 45-46)

“İyi bilin ki halis din, yani bütün gönlüyle candan itaat, yalnız Allah’a yapılır. Allah’tan başka birtakım hâmiler edinerek: “Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyenlere gelince, elbette Allah, onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir. Allah yalancılığı, nankörlük ve kâfirliği huy edinenleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz. Eğer Allah evlat edinmek isteseydi yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama o bunu dilememiş, evlat edinmemiştir. O bundan münezzehtir, yücedir. Tek hâkimdir. O, gökleri ve yeri hikmetle ve ciddî bir maksatla yarattı. Devamlı surette geceyi gündüze dolar, gündüzü geceye dolar. Güneş ve ayı da sizin hizmetinize veren O’dur. Onlardan her biri belirli bir süreye kadar akarcasına hareket eder. İyi bilin ki O, aziz ve gafurdur (üstün kudret sahibi olup, aynı zamanda çok affedicidir). O, sizi bir tek candan yarattı. Ayrıca ondan da eşini meydana getirdi. Size etlerini yemeniz için deve, sığır, koyun ve keçiden erkekli ve dişili olmak üzere sekiz çift hayvanın helâl olduğunu vahiyle bildirdi. O sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde, peş peşe yaratır. İşte gerçek İlah olan Allah, bunları yapan Rabbinizdir. Bütün mülk ve hakimiyet O’nundur. O’ndan başka tanrı yoktur. Hâlâ nasıl oluyor da hak yoldan vazgeçiriliyorsunuz?” (Zümer :3-6)

Göklerin ve yerin Rabbi, o Arşın, o muazzam saltanatın Rabbi, Kendisine eş, ortak uyduranların iddialarından münezzehtir, yüceler yücesidir. Kendilerine bildirilen o hesap gününe kavuşuncaya kadar, onları kendi hallerine bırak, batıllarına dalsınlar, varsın oyalansınlar. O, Allah’tır, gökte de yerde de tek ve gerçek İlahtır. O tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir. Göklerin, yerin ve ikisinin arasında olan bütün varlıkların mülk ve hâkimiyetine sahip olan Allah’ın şanı çok yücedir, hayır ve bereketi sınırsızdır. Kıyamet saatini bilmek O’na aittir. Hepiniz sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz. Müşriklerin O’ndan başka yalvardıkları sahte tanrıların şefaat yetkileri yoktur. Ancak bilerek hak ve gerçeğe şahitlik edenler bunu yapabileceklerdir. Eğer kendilerine: “Sizi kim yarattı?” diye sorarsan “Allah yarattı” derler. O halde, nasıl oluyor da O’nu tek İlah kabul etmekten vazgeçiriliyorlar?” (Zuhruf: 82-87)

Allah’ın Rab ismi 970 ayette geçmektedir ve rububiyeti anlatmaktadır. Rab ismi, Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir. Allah lafzı ise Kur’an’da yaklaşık 2500 defa kullanılmaktadır. Buna rağmen İbn-i Teymiyye müşriklerin de tevhid-i rububiyet inancına sahip olduklarını, Kur’an’ın yerleştirmeye çalıştığı tevhidin, tevhid-i uluhiyet olduğunu ifade eder. Hakiki tevhidin de tevhid-i uluhiyet olduğunu söyler. Mevdûdi ise uluhiyetin anlamını, rububiyeti de içine alacak şekilde genişleterek uluhiyet tevhidini esas maksat olarak mütalaa eder. Uluhiyetin hakimiyet ile direk bağlantılı olduğunu, uluhiyet ile otoritenin birbirinden ayrılamayacağını söyler. Tüm hakimiyetin ilahi otoritenin elinde olmasının uluhiyetin amacı olduğunu ifade eder.

Günümüzde “Siyasal İslam” ekolünü benimseyenlerin tevhid anlayışı olan uluhiyet tevhidinin zaruri neticesi ubudiyetin çerçevesini genişletmeleri, bir çok muameleyi ibadet olarak telakki etmeleri ve aykırı mülahaza ve muameleleri “şirk” kategorisine koymalarının, radikalizmin doğmasına sebep olduğunu düşünüyorum. İbn-i Teymiyye’nin kelam ve siyaset hakkındaki görüşlerinin İslam dünyasındaki etkileri devam etmektedir. Mesela Suudi Arabistan’ın kurucusu Muhammed bin Abdülvehhab, İbn-i Teymiyye’nin fikirlerinden etkilenmiştir. İslam dünyasında tecdit ve yenilik hareketlerini etkileyen İbn-i Teymiyye bir çok radikal gurubun doğmasına da sebep olmuştur.

Uluhiyet ve rububiyet tevhidinden bahseden bazı ayetlerin yorum farklılıkları ihtilafın temel sebebidir.

“De ki: ‘Bütün dünya ve içinde yaşayanlar kimindir söyleyin bakalım, biliyorsanız.’ Elbette: ‘Allah’ındır’ diyeceklerdir. Öyleyse, sen de ki: “Neden aklınızı başınıza almıyorsunuz?”

“Peki, yedi kat göğün ve yüce Arşın Rabbi kimdir?” diye sor.

Elbette, “Allah’tır”, diyeceklerdir. Öyleyse sen, de ki: “İnandığınız Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”

De ki: “Peki her şeyin gerçek yönetimini elinde tutan, Kendisi her şeyi koruyup gözeten, ama Kendisi himaye altında olmayan kimdir? Biliyorsanız söyleyin bakalım!

Elbette, “Allah’tır” diyecekler. Sen de ki: Öyleyse nasıl oluyor da büyülenip gerçekten uzaklaşıyorsunuz?” (Mü’minun Suresi:84-89)

İbn-i Teymiyye bu ayetlerin, müşriklerin de tevhid-i rububiyete inandıklarını gösterdiğini ve Kur’an’ın tevhid-i uluhiyete davet ettiğini ifade eder. Cahiliye dönemi rububiyet tasavvurunun çarpıklığını ve ikilemini ortaya çıkaran bu ayetlerden müşriklerin tevhid-i rububiyet inancına sahip olduğunu söylemek ifrat bir yorumdur. Kanaatimce Mekkeli müşriklerin inançlarını anlatan bu ayetler, müşriklerin rububiyet tevhidine inandıklarını göstermez. Bilakis müşriklerin “tefrik-i rububiyet” inancına sahip olduğunu gösterir. Yani rububiyeti çeşitli tanrılara paylaştırdıklarına delildir. Çünkü müşrikler kainatı yaratan ve orada bir düzen kuranın Allah olduğuna inanıyorlardı. Ama kulluklarını, tarihte yaşamış büyük zevatın heykelleri olan ve melek suretinde tasavvur ettikleri putlara takdim ediyorlardı. Bir de o zevatın tesis ettiği hayat düzenini devam ettiriyorlardı. Bu hayat sistemini değiştirmeye direniyorlardı. Bu durum onları şirke sokmuş ve müşrik adını almışlardı. Müşrikler tefrik-i rububiyet esasını benimsediklerinden yani kainatın yaratılış ve düzeninin Allah’a ait olduğunu ama dünya hayatında ise kendi kurdukları nizamı benimsiyorlardı. Bundan dolayı Hazreti Peygamber müşrikleri tevhid-i rububiyete davet ediyordu. Kulluğun tapınma kısmını da Allah’a vermelerini yani tevhid-i uluhiyete davet ediyordu ki, bu davet tevhid-i rububiyetin mütemmim bir cüz’ü olarak değerlendiriliyordu.

“De ki: “Peki her şeyin gerçek yönetimini elinde tutan kim?” ayetini Said Nursi şöyle yorumlar:

“İşte, ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, her bir şeye, hatta her bir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, her şeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir.”

Nursi’nin bu yorumunun tefrik-i rububiyeti inkar ve tevhid-i rububiyeti ikame etme amacına matuf olduğu anlaşılmaktadır.

Tevhid-i uluhiyet ve tevhid-i rububiyet ekollerinin, Maide Suresi 44. ayetini yorumları, iki ekol arasındaki yaklaşım farklılıklarını anlamamıza yardımcı olacaktır. “…Kim Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam kâfirdirler.” Seyyid Kutub bu ayeti, tıpkı Mevdûdi gibi, uluhiyet ile bağlantılı olarak tefsir ederek şunları söyler:

“…Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen, Allah’ı ilahlığını reddediyor demektir. Oysa ilahlık zorunlu olarak, egemenliği ve yasamayı da içermektedir. Allah’ın ayetlerine göre hüküm vermeyen bir kimse bir yandan, Allah’ın ilahlığını ve ilahlığın niteliklerini reddetmekte, diğer yandan da ilahlık hakkını, ilahlığın niteliklerini kendine mal etmeye çalışmaktadır. Gerçekten de küfür bu değil de nedir? Pratik –ki bu teoriden daha önemlidir- sırf küfür kokuyorsa, dil ile mümin ya da Müslüman olduğunu savlamanın anlamı nedir?”

Buna mukabil Said Nursi “Kim Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse…” ayetinin “Kim Allah’ın indirdiği ahkamı tasdik etmezse” anlamına geldiğini ifade etmek sureti ile meseleye daha farklı ve ılımlı bakmaktadır. Dinin siyaset ile alakalı ahkamının sınırlı olduğunu ifade eden Nursi, bu kısmın ihlal edilmesi ile dinin ortadan kalmayacağını ve tevhidin zarar görmeyeceğini ifade etmektedir.

Yukarıda izah edip çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu iki temel kavramı esas yaparak İslam siyaset teorisi üzerine biraz daha imal-ı fikr etmeye önümüzdeki yazılarda devam etmeyi umuyorum.

Reklamlar