Reşit Paşa’dan Ali Babacan’a yeni düzen arayışları

Padişahlık kurumunun, Osmanlı İmparatorluğu’nun bekası için bir tehdit oluşturmaya başladığının anlaşılması, öyle sanıldığı gibi imparatorluğun son zamanlarına denk düşmez. Bu gerçeğin farkına vardığını, davranışları ile ilk defa gösteren Köprülü Mehmet Paşa’dır. Dördüncü Mehmet döneminde kendisine Sadrazamlık, yani Başbakanlık görevi verilince, Köprülü Mehmet Paşa belli şartlar altında bu görevi kabul edebileceğini Padişah’a bildirmişti.

Köprülü’nün ileri sürdüğü şartlar, o dönemde var olan sorunlara ışık tutmakla beraber, esas olarak padişahlığın devlet üzerindeki tahribatını anlatır. Sadrazam, Saray’a takdim ettiği telhislerin, yani tavsiye kararlarının, mutlaka uygulanması ve aykırı karar alınmamasını, bütün devlet adamlarının bizzat kendisi tarafından atanmasını talep ediyordu. Bu şartların kabul edilmesi ile 1657’de Sadaret makamına oturur.

İleri sürdüğü şartlar ile Köprülü, Padişah’ın irade ve idaresini sınırlandıran ilk devlet adamı unvanına sahip olur. Böylece gerileme sürecine giren devleti, kısa bir süreliğine de olsa, toparlamaya muvaffak olur. Belki de Köprülü’nün talihsizliği, o dönem itibari ile, farklı bir yönetim tarzının Osmanlı Devleti’nde henüz bilinmiyor olmasıdır.

17. ve 18. Yüzyıllar, itibar ve yönetebilme erozyonuna uğrayan Saray idaresini yeniden tahkim etmek amacı ile yapılan askeri ıslahatlarla geçti. Islahatlarla istenilen netice elde edilmedikçe Saray daha da otoriterleşti ve İkinci Mahmut diktatörlüğünü netice verdi. Denilebilir ki bu diktatörlük Osmanlı İmparatorluğu’nun, o zamana kadarki, en dip ve karanlık dönemidir.

Saray iyice arsızlaşmış ve hukuk tanımaz bir hale gelmişti. Padişah iktidarına tehdit olarak her neyi görüyorsa, onların üzerine orantısız bir şiddet ile gidiyordu. Memlekette can ve mal güvenliği kalmamıştı. Padişah dilediğini idam, dilediğini de sürgün ediyordu. Milletin malına pervasızca el koyuyordu. Yeniçerileri hunharca katletmiş, Bektaşileri acımasızca cezalandırmıştı. O dönemde Kürtler, Arnavutlar, ayanlar ve tarikatlar bu devlet teröründen en çok nasibini alanlar olmuştu.

Koca Mustafa Reşit Paşa, fikirleri ve icraatları tam olarak takdir edilememiş bir devlet adamıdır. O, dönemi itibari ile Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl sorununu keşfetmiş ve çözüm yollarını göstermiştir. Reşit Paşa sadece çözüm yollarını göstermekle kalmamış, aynı zamanda bunları hayata geçirebilmek için azami bir gayret göstermiştir. Tanzimat Fermanı’nın en önemli mimarı olması bir tesadüf değildir elbette.

Reşit Paşa’nın Sultan Mahmut’a getirmiş olduğu şu eleştiri, padişahlığın artık halkın omuzunda taşınamaz bir yük olduğunun itirafıdır:

“Sultan Mahmut’un taraftar göründüğü yeni müesseseler bazen zorluklara düçar olmuş ise, bunların tesisi anından beri ileriye bir tek adım atılamamış ise, bunun sebebini, o müesseseleri halkın işine yarayacak bir meyve vermekten uzak kılmış, gösterişli nümayişler haline getirmiş olan hükümdarın kibrinde aramak icap eder.”

Ne kadar tanıdık bir tavır. Her şeyi bir gösterişli nümayişlere çevirme gayretkeşliği.

Reşit Paşa, hükümdarların Osmanlı’da yapılmak istenen birçok yeniliklere nasıl mâni olduğunu zikrederek, bu hareketlere son verilmesinin ancak, “devletin, şahısların tesirinden azade kılınmasını temin edecek temeller” üzerine kurulması ile mümkün olduğunu söylemiştir. Sultan Mahmut’un dar fikirliliğine ve kaprislerine işaret ederek, hükümdara ve zımnen hukuk çerçevesine girmemiş monarşik bir idareye karşı duyduğu istihkarı ifade etmiştir.

Reşit Paşa, devletin yıkılışını önleyecek yegâne çarenin “değişmez esaslara müstenit bir iç idarenin kurulması” olduğunu düşünüyordu. O, padişahların indi ve şahsi hareketlerinin bile değiştiremeyeceği, muayyen ve sarih esaslara dayalı bir devlet idaresini kastediyordu.

“Temin edilmesi elzem olan yeni siyasi müesseseler, aklı selimin ve idrakin emrettiği şekilde, idare edildikleri takdirde, herkes değişmeyen bir sistemin hakiki fedailerini istihsal eder. İstibdat azaldıkça, hükümete karşı sevgi çoğalır ve halk bütün kalbiyle faydalı olan ve iyilik bahşeden yeniliklere bağlanır.”

Reşit Paşa’nın sabık reformculardan farkı burada yatmaktadır. O, devleti “değişmez müesseseler” üzerine kurmak istemektedir. Bunu bir hukuk devleti veya bir anayasal idare şeklinde anlamak doğru olsa bile eksik bir yorumdur. Zira her hukuk devleti veya her anayasal sistem onun tasavvurunu karşılamamaktadır.

Aslında Reşit Paşa’nın değişmez müesseseler ile kastı o dönem Avrupa’da yayılan “tabii hukuk” felsefesidir. Buna göre tabii hukukun kaynağı insan tabiatıdır. İnsan sosyal bir varlık olmadan evvel doğuştan haklara sahiptir. Bu haklar vazgeçilmez ve evrenseldir, zaman ve mekân ile sınırlandırılamazlar.

Aydınlanma döneminin bu hukuk düşüncesi, devleti insan yaratılışının tabii kanunlarına göre yeniden düzenlemektedir. Amerika (1776) ve Fransız (1789) devrimlerinin ürünü olan temel insan hakları olan yaşama hakkının kutsallığı, özgürlük, mülkiyet ve bireylerin mutluluğu ve devletin bunu gerçekleştirmekteki sorumluluğu tabii hukukun prensiplerine dayanır.

Reşit Paşa, bir bakıma, Amerika ve Fransa’da gerçekleşen ve daha çok insan haklarını merkeze alan devrimlerin bir benzerini, 1839 Tanzimat Fermanı ile gerçekleştirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Ferman’da sık sık insan tabiatına yapılan atıflara baktığınızda aynı etkiyi görmek mümkündür. Tanzimat Fermanı ile:

  • Bütün vatandaşların can, namus, ırz ve mülkiyet güvenliğinin sağlanacağı,
  • Adil yargılamaya geçileceği,
  • Mala-mülke el koyma anlamına gelen müsaderenin kaldırılacağı,
  • Bütün halka eşit vatandaşlık hakkının verileceği,
  • Rüşvetin yasaklanacağı,
  • Adil bir vergilendirme ve askerlik siteminin kurulacağı taahhüt edilmekteydi.

Özü itibari ile liberal bir ferman olan Tanzimat ile başlayan süreç, tamamlanamadan Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı. Mustafa Kemal Atatürk de Reşit Paşa’nın da ifade ettiği padişahlığın zararlarına son vermek için, 1922’de saltanatı tamamen kaldırdı. Her aşırılığın zıddına inkılap etmesi, adeta, değişmez bir kaidedir.

Türkiye’de her müspet yeniliğin, kadim geleneksel kötülük tarafından rafa kaldırılmasından dolayı, iki asırlık bir mücadele sonunda 2010 Referandumu ile vatandaşın elde ettiği kazanımlar, bizzat referandumu tertip edenler tarafından rafa kaldırılarak, Türkiye geleneksel kötülüğe teslim edildi. Tarihsel olarak Türkiye Sultan Mahmut’un diktatörlüğüne benzer bir zaman dilimini yaşamaktadır. Şimdi daha şiddetli olması, otoritenin elindeki kötülük araçlarının gelişmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Memleketi en az iki asır geriye götüren Erdoğan Türkiye’sinde; can, namus ve ırz ve mülkiyet güvenliği olmadığı gibi, adil bir yargılama da söz konusu değildir. Rüşvet yayılmıştır ve adil bir vergilendirmeden söz etmek mümkün değildir. Üstelik vatandaşlar arasındaki hukuki ve sosyal eşitlik ortadan kaldırılmış, makbul bir vatandaş zümresi dışından herkese kötülüğe maruz kalmaktadır.

Böyle kesif siyasi ve sosyal bir ortamın, yeni bir Tanzimat dönemi doğurmasını beklemek, siyasetin doğasının gereğidir. Çünkü tarihi devri daimler hep böyle tekerrür etmiştir.

Son zamanlarda düşüncelerini ifade etmeye başlayan Ali Babacan’ı dinleyince doğal olarak aklıma Mustafa Reşit Paşa’nın reform düşünceleri geldi. Her ikisinin düşüncelerinde çok sayıda benzerlikler ve ortak noktalar bulmak mümkündür. Ali Babacan’ın insan onur ve haysiyetini merkeze alan yaklaşımları ve evrensel bir hukuk düzeni tasavvuru ile Tanzimat Ferman’ında üzerine vurgu yapılan insan tabiatı ve Reşit Paşa’nın değişmez müesseseler düşüncesi birbirine hayli benzemektedir.

Babacan’ın “İnsan hakları oylamaya tabii tutulmaz, o hak olduğu gibi kabul edilir. Devletin görevi, tek bir kişi dahi olsa vatandaşını korumak, hakkını savunmaktır” sözleri Reşit Paşa’nın Tanzimat Ferman’ında ortaya koyduğu esaslara ne kadar da benziyor.

Sorun benzer olunca çözümler de doğal olarak birbirine benzemektedir. Sultan Mahmut diktatörlüğüne benzeyen Erdoğan diktatörlüğüne karşı yeni bir düzen tasavvuru ile ortaya çıkmak en makul yaklaşımdır.

Bakalım Ali Babacan bunu başarabilecek mi?

Yeniden yeni bir Tanzimat Dönemi’ne giriş yapabilecek miyiz?