Deve dikeni

Develer çöl hayatının vazgeçilmez bereketli hayvanlarıdır. Daha çok binek hayvanı olarak kullanılan bu hayvanların et, süt ve derisinden de istifade edilir. Develer 50 °C sıcaklıkta dokuz gün herhangi bir şey yemeden ve içmeden hayatta kalabilirler. Bu sürede vücut ağırlığının dörtte birini kaybetseler bile ölmezler. O kadar dayanıklıdırlar. Bir su kaynağı gördüklerinde ise 100 litreye yakın su içebilirler. 

Bu kadar mükemmel olan devenin en büyük zaafı ise çölde yetişen deve dikenidir. Çok sevdiği bu dikenli bitkiyi gördüğünde koparıp çiğnemeye başlar. Jilet gibi keskin deve dikeni devenin ağzında kesikler oluşturur ve kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı ile dikenin tadı birbirine karışınca enfes bir aroma oluşur ve bu aroma devenin hoşuna gider. Böylece deve daha çok diken yer. Elbette daha çok kan kaybeder ve kaybettiği kendi kanını içer. Eğer devenin sahibi bu durumu görüp müdahale etmezse, deve kan kaybından ölür.   

Araplar buna “herese” derler. Hırs, ihtiras, haris ve muhteris kelimeleri bu kelimeden türetilmiştir. “Hırs sebebi hasarettir” darbı meseli de bu manayı özetlemektedir. Yani hırs gösteren eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdur. 

Erdoğan’ın 2002’den beri Türkiye’yi zapt etme hırsına verilecek daha güzel bir örnek bilmiyorum. Bunun için yapmadığı kuralsızlık, kurmadığı kumpas ve çevirmediği entrika kalmadı. AKP, diğer siyasi partiler, kamu kurumları, özerk kurumlar, cemaat ve tarikatlar, sivil toplum kuruluşları, medya araçları, holdingler, spor kulüpleri, eğlence sektörü, mafyalar ve terör örgütleri gibi ne kadar yapı ve oluşum varsa hepsini doğrudan ya da dolaylı olarak kendi nüfuzu altına alınca Türkiye’yi zapt edebileceğini düşünüyordu ve düşünüyor. Böylece kurduğu saltanatı çocuklarına ve torunlarına miras bırakmayı hayal ediyor. 

Bir ihtiras romanı veya filmi gibi. Romanın hangi sayfasına veya filmin hangi karesine dokunsanız kan ve göz yaşı damlar. Ama on yıllar süren Türkiye’yi zapt etme mücadelesinde kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda bahsettiğim kurumlardan nerede ise tamamını kontrolü altına almayı başardı. En yakınlarından tutun da ona karşı her türlü uzaklığı tercih edenler onun bu hırsından nasibini aldı. 

Abdullah Gül’ü Çankaya’ya köşküne göndermek suretiyle ilk önemli adımını attığı AKP’yi ele geçirme, diğer bütün kurum ve yapıları ele geçirme programının ilk uygulaması sayılabilir. Çünkü AKP’yi ele geçirince, onu diğer kurumları ele geçirmeye bir basamak ve vasıta yapabilirdi. Öyle de oldu. İlk operasyonu da kardeşim dediği Abdullah Gül’e yaptı. Zaten hep böyle olmuştur. Dışarıdan bakanların ya bir fedakârlık veya ya bir civanmertlik ya da bir aldatılma veya bir mağduriyet hikayesi diye gördükleri, aslında büyük bir ihtirasın tezahüründen ibarettir.

Herkesin büyük bir fedakarlık diye tanımladığı -ki Erdoğan böyle lanse ermişti- bu hareket onun kurmaya başladığı tuzakların ilki sayılabilir. Nitekim Gül Çankaya’da aram ettiği esnada, onun aleyhinde sosyal ve diğer medya organlarında yürütülen karalama kampanyalarının kimin tarafından organize edildiğini söylememe gerek yok. En nihayetinde Erdoğan, kendi ağzından, Gül’ü kaseti olduğunu söyleyerek Gül tarihinin en büyük itibar suikastı yapmıştı. Böylece Erdoğan çoktan beri içmeye başladığı kendi tuzlu kanından bir yudum daha almıştı. Hırs onu kendi kanına bağımlı hale getirmişti. 

Burada her kurumu tek tek nasıl ele geçirdiğini anlatma imkanımız yok. Ama en yakın arkadaşına böyle davranan biri, kim bilir başkalarına nasıl davranmış ve davranıyor. Mesela 15 Temmuz’u düşünün; genelde TSK’ye, özelde Gülencilere kurulan kumpası kendine bir darbe girişimi ve ona karşı büyük bir direniş ve kahramanlık hikayesi olarak lanse etmeyi başarmıştı. Günün sonunda TSK’yi ele geçirse bile, yani öyle düşünse bile, başka derin güçler tarafından ele geçirilmiş ve onların maşası ve oyuncağına dönüşmüştür. Bu şimdilik mevzuu dışı.

Bugün itibari ile Erdoğan’ın Türkiye’de bir şekilde kontrol edemediği bir kurum kalmış mıdır, bilmiyorum. Tepesini zapt etse bile gövdesini ele geçiremediği kurumlardan biri olan baroların Ankara yürüyüşüne karşı gösterilen polis şiddeti ve baroları ele geçirmek için hazırlanan yasal düzenlemeler, kıyıda köşede kalmış son birkaç kurumun akıbeti hakkında fikir vermektedir. 

Erdoğan mezkûr kurum ve kuruluşları ele geçirdikçe güçlendiğini düşünse de göstergeler kan kaybettiğini ve zayıfladığını göstermektedir. Çünkü her ele geçirdiği kurum zayıflatıldığı, içi boşaltıldığı, gerçek hüviyetini kaybedip yozlaştığı için ele geçirilmiştir. Mesela hâkim ve savcılar yozlaşmasaydı iktidarın emrine girer miydi? Polis yozlaşmasaydı halka karşı terör estirir miydi? Asker yozlaşmasaydı, vatan savunmasını bırakıp, Erdoğan’ın siyasi hırslarına alet olur muydu? Her kurumu böyle mütalaa edebilirsiniz. 

Erdoğan, güçlü ve ona güç katacak kurumları değil; yozlaşmış, bozulmuş ve kötülük üreten kurumları ele geçiriyor. Bu da Erdoğan’a kan kaybettiriyor. Hal böyle olunca doğal olarak halk, her kötülüğü, her yozlaşmayı, her yanlışı Erdoğan’a irca ediyor. Bütün kötülüklerin sebebi ve sorumlusu Erdoğan oluyor. Halk ile Erdoğan arasındaki makas açıldıkça Erdoğan için tehlike çanları çalıyor.

Evet Erdoğan her şeyi ele geçirdi ama halkı kaybetti. Ele geçirdikleri de Erdoğan’a karşı biriken öfkeyi arttırmaktan başka bir şey yapmıyor. Dolayısı ile Erdoğan artık halktan kopuyor ve korkuyor. Aç kalan, özgürlükleri elinden alınan ve her gün ayrı bir entrikaya maruz kalan halkın ona karşı ayaklanacağını düşünüyor. 

Son birkaç yılda yapılan yasal düzenlemeleri, kamuya yapılan alımları ve alınan diğer tedbirleri iyice tetkik ederseniz; Erdoğan’ın halkı korkutmak, sindirmek ve baş kaldırmasını engellemek için çalışmalar yaptığını görürsünüz. Yeni bir bekçi teşkilatının kurulmasından, polis ve orduya alımlara kadar her faaliyeti böyle değerlendirebilirsiniz. 

Elbette komşularından başlayarak katliam planlarını pervasızca ilan eden ve bunun için silahlanan ve ağır silahlarla eğitim yapan paramiliter yapıları da bu faaliyetlere ekleyebilirsiniz. Bu paramiliter yapıları koruyacak yasal düzenlemelerin çoktan yapıldığını umarım biliyorsunuzdur.

Mesela birkaç gün evvel, tutuklu ailelerine yardım eden ve üç yaşındaki bebeği ile yaşayan Gülenci bir kadının evine yapılan polis baskınına bir bakın: Ses düzeni kurulmuş, ışık ayarları ve kameraların beyaz ayarı yapılmış, kostümler iyi hazırlanmış ve flaşlar patlıyor… Duvarın üzerinde oturan polis avluyu görüyor ama kapıyı elle açmak yerine koçbaşı ile kırmayı tercih ediyorlar. Sonra polis bir masumun evini basıyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne yakıştırdı iseniz bu operasyonu, diyecek söz kalmamış demektir. 

Lohusa kadınlardan bebekli kadınlara kadar toplumu ajite eden operasyonların asıl amacı halkı korkutmaktır. Operasyonlarda ele geçirilen Kur’an tefsirleri, hadis kitapları gibi dini kitaplar diğer cemaat, tarikat ve toplumsal gruplara verilen, “sakın ha!…” mesajıdır. 

Sadece bu mu? Mesela PKK’ye yapılan operasyonların bundan çok da farkı yoktur. Orada da ses, ışık ve kameralar hazır. Sadece yönetmenin rejiden seslendiğini duymuyoruz. Çoğu zaman terörle ilgisi olmayan ya bir köylüyü veya bir genç çobanı ya öldürür veya işkenceden geçirirler. Halka terörist yakaladık diye yutturmaya çalışırlar. Süleymaniye’deki son olay bunun en güzel örneğidir. Aslında yapılan sadece ve sadece berbat ve kanlı bir propagandadan ibarettir. 

Karşımızda ahlaki meşruiyeti sorgulanan  ve halka dehşet uygulayan bir iktidar var. Halktan korkan bir iktidar var. Artık oklarını halka çevirmiş ve halkı sindirmeye ve zapt etmeye çalışan bir iktidar var. Halk dedim ise sadece muhalifler anlaşılmasın. Onlar zaten hedefti. Şimdi o hedefe geriye kalanlar yani Cumhur koalisyonuna destek verenler de katılıyor.

Erdoğan’ın halkı teslim alıp alamayacağını zaman gösterecek. Ama çok kan kaybettiği ve kaybettiği o kanı içtiği ellerinin titremesinden anlaşılıyor. Ne de olsa nasibi deve dikenidir…