Havuzdaki Buzağı

Memleket bir krizler cehennemine dönmüş;
Siyasi kriz, askeri kriz, güvenlik krizi, ekonomik kriz, sosyal kriz, eğitim krizi, medya krizi ve hepsinden de önemlisi entelektüel krizi…

Hepsinden önemlisi diyorum. Çünkü Türkiye’de bir entelektüel krizi yaşanmasaydı diğer krizler ya olmaz ya da bu kadar derin yaşanmazdı. İlk önce teslim olanlar/alınanlar entelektüeller oldu. Belki de entelektüel olmadıklarından teslim oldular. Belli ki entelektüel değildiler ama biz onları öyle sanmıştık.

Kur’an’da anlatılan kıssaların sayısız hikmetleri vardır. Bunlardan biri de Samiri’nin yaptığı buzağıya tapanların kıssasıdır. Taha Suresi’nde anlatılan bu kıssaya göre;

Kızıl Denizi geçtikten sonra çölde kudret helvası ve bıldırcın eti ile beslenen İsrailoğulları’nı Hazreti Harun’a emanet edip, Tur Dağı’na Tevrat’ı almak için giden Hazreti Musa, kavminin Samiri tarafından doğru yoldan saptırıldığını öğrenir ve üzgün ve kızgın olarak geri döner. Samiri, Mısırlılardan kalma değerli taşları ve mücevheratı eriterek buzağı şekline getirmişti. Cebrail’in bineğinin ayak izinden bir avuç toprak alıp potanın içine atmıştı. Böylece böğürme marifeti olan bir buzağı heykeli yapmıştı. Samiri halka, bu buzağının onların tanrısı olduğunu söylemiş ve halk da ona inanarak böğüren buzağıya tapmaya başlamıştı.

Malum olduğu üzere sihir, o dönemde insanları etkilemek kullanılan en önemli araçlardan biriydi. Hazreti Musa da Firavun’un sihirbazlarını “asa” ile mağlup etmişti. Samiri aslında Hazreti Musa’ya inanan ve ilim sahibi bir entelektüeldi. Öyle ki Hazreti Cebrail’e ait bazı sırlara vakıf olabilecek bir ilme yani ledün ilmine sahip olduğu, ayetlerden anlaşılıyor. Ama o ilmini bir sihir gibi kullanmış ve bu ilmi ile insanları eski alışkanlıkları olan puta tapmaya yönlendirmişti. Kendi ifadesi ile böyle yapmak nefsine hoş gelmişti.

Bazı tefsirciler buzağıda bazı deliklerin olduğu ve bu deliklerden giren rüzgarın ses çıkardığını söyler. Bazıları ise Cebrail’e temas eden her şeyin hayatiyet kazanması gibi, onun temas ettiği toprağın da bir çeşit hayatiyet kazandığı ve bundan dolayı buzağının da hayat emareleri gösterdiğini ifade ederler. Bu yaklaşım akla daha yatkındır. Düşünün… bir buzağı heykeli, robot gibi, bazı sesler çıkarıyor ve insanlar etkilenip ona tapıyorlar. Yorumu nasıl olursa olsun Samiri’nin ilmi onu ve ona inananları doğru yoldan çıkarmıştı. Hem de Hazreti Musa’nın gölgesi altında iken.

İşte Samiri kıssası bizdeki entelektüel krizini tedai ettiriyor. Samiri, İsrailoğulları’nın entelektüellerinden biriydi. Öyle gözüküyordu en azından. Halkı etkileme gücüne sahipti. Ama o bu kabiliyetini insanları saptırmak için kullanmıştı. Aydın, münevver veya entelektüel, adına ne derseniz deyin Türkiye’de böyle geçinenlerin durumu Samiri’nin durumundan pek de farklı değildir.

Cemil Meriç’e göre; “Entelektüel, hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir.” Entelektüel olabilmenin şart-ı evveli, hakikat aşığı olabilmek ve bu uğurda her şeyden vazgeçebilmeyi göze almaktır. Meriç “Sözle, yazıyla kazanılmayacak savaş yoktur…” der. Entelektüelin savaşı söz ve yazı ile olur. Allah ona beyan vermiştir. Ve o beyanı insanları hakikate ulaştırmak için kullanır. Ama Samirilerin beyanı ise buzağının böğürmesi gibidir. İnsanları Musa’nın peşinde Allah’a yürürken yoldan çevirip puta taptıran bir hezeyanlar manzumesidir.

Memleketimiz hayli zamandır kaba kuvvete teslim olmuş durumda. Bu durum karşısından entelektüelden beklenen; “ kollarını makas gibi açarak, durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” demeleridir. Ama entelektüel sandığımız insanlardan; kiminin korkuya, kimin paraya, kiminin şöhrete, kiminin makama ve kiminin de ten sevdasına kapıldığına üzülerek şahit oluyoruz. Bütün ilimlerini ve inanç değerlerini bir kaç günlük dünya hayatının geçici konforuna feda ettikleri aşikardır. Kendileri istikameti kaybetmekle kalmıyor, halkı da dalalete sürüklüyorlar. Adeta halka buzağı aşkı içiriyorlar. Kendileri Samiri karakterine sahip oldukları gibi, ifadeleri de hakikatte buzağının böğürmesinden pek de farklı değildir. Bu böğürmeler ya bir hakikatı gizleme ya da yalanı hakikat olarak takdim etme vasıtasından başka bir şey de değildir.

Koskoca memlekette bir Emile Zola, bir Jeanne d’Arc çıkmadı. Zulümlere, haksızlıklara, hukuksuzluklara dur diyebilecek, gür sesi ile her yeri inletebilecek bir temiz vicdanlı görünmedi meydanlarda. Ortalıkta sedece Samiriler ve onların böğürüşleri var. Ve hayat her geçen gün biraz daha büyüyen yalana teslim.

“Defol!” dedi Mûsâ, artık ömür boyunca sen: “Bana dokunmayın, benden uzak durun!” diyeceksin, yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın. Ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza günü var. Şimdi tapınıp durduğun tanrına bak! Biz onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız.” (Taha:97)