Ellerinin titrediğini görüyorum!..

Erdoğan’ın titreyen ellerini gördünüz mü?

Tarih, her gün daha da artan eziciliği ile tekerrür ediyor. Yine yıkıyor. Yine parçalıyor. Türkiye, Bâb-ı Âli Baskını’nın yaşandığı günlere benzeyen bir zaman aralığından geçiyor. Adalet bürokrasisi diş geçirebilenden yana. İş başa düşünce, kendisi de diş geçirmekten çekinmiyor.

II. Abdülhamit, kanunlarla inşa edilmiş bir bürokrasiden ibaret olan devlet mekanizmasını yıkmış, onun yerine şahsına bağlı bir istibdat idaresi kurmuştu. Bu durum beraberinde reaksiyonları getirmiş ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni (İTC) doğurmuştu. İttihatçılar partileşecekleri 1913 yılına kadar önce taşrada, sonra asker ve sivil bürokrasi içinde örgütlenmişlerdi. İttihatçıların temel hedefi, saltanat yerine meşrutiyeti kurmaktı. Çünkü meşrutiyet, ideolojilerini hâkim kılabilecekleri en uygun zemindi.

Balkanlarda çıkardıkları bir ayaklanma ile 1908’de Padişah’ın Meşrutiyet’i tekrar ilan etmesini sağlayan İttihatçılar, İstanbul’da ortaya çıkan 31 Mart Olayı’nı, iktidarı ele geçirmek için, bir fırsata çevirmeyi başardılar. Birçok yönü ile 15 Temmuz Olayı’na benzeyen 1909 tarihli 31 Mart Olayı, Balkanlardan gelen Hareket Ordusu yani İttihatçılar tarafından bastırılmıştı.  Mahmut Şevket Paşa ordunun komutanıdır. 31 Mart Olayı, tarihçiler arasında devam eden bir tartışma konusudur. Harekât planı ve planlayıcıları bilinmeyen, kime karşı yapıldığı belirsiz, ordu içindeki dağınık ve küçük bir grubun ayaklanmasıdır. Hedefi belirsizdir. Sokağa çıkanlar niye çıktıklarını bilmemektedir. Ama, İstanbul’da meydana gelen bu darbe girişimini bastıran Hareket Ordusu ve İttihatçılar olayın gidişatını ve neticelerini belirler. II. Abdülhamit darbe girişiminden sorumlu tutulur ve tahttan indirilir. Yerine Sultan Reşat getirilir.

Burada İttihatçıların iki yaklaşımı söz konusudur. İlki; ellerinde imkân olduğu halde saltanatı kaldırmak yerine onu kullanmayı tercih etmişlerdi. İkincisi ise II. Abdülhamit ile anlaşmak yerine, onu tahttan indirmeyi tercih etmişlerdi. Hürriyet diye tanımlanan Meşrutiyet’in ilanından sonra yapılan 1908, 1911, 1912 ve sonraki seçimlerde başarılar göstererek Meclis’te etkili olan İttihatçılar, bir türlü arzuladıkları mutlak iktidarı bulamamışlardı. İttihatçılar kadrolar genç olduklarından, Başbakanlık makamına doğrudan oturtabilecekleri bir üyeleri yoktu. Hürriyeti tekrar ilan eden ve 31 Mart Olayı’nı bastıran İttihatçılar bir türlü devlete tam hâkim olamıyor ve istedikleri politikaları tam uygulayamıyorlardı.

İttihatçılardan hoşlanmayan Ahmet Muhtar Paşa ve Kâmil Paşa kabinelerinin İttihatçılar üzerinde baskı kurmasından rahatsız olan İttihat Terakki’nin Merkez-i Umûmi’si ve İttihatçı subaylar darbe yapmaya ve hükümeti devirmeye karar verdiler. Çünkü İttihatçılara göre hükümeti tam olarak ele geçiremedikleri takdirde, zaman aleyhlerine işliyordu ve iktidar olma ihtimali her gün biraz daha azalıyordu.

23 Ocak 1913’te Enver Paşa, bir grup asker ve halk ile beraber Bâb-ı Âli’yi yani hükümeti basıp, Kâmil Paşa’yı istifa ettirmişlerdi. Kâmil Paşa hükümetinin yerine Mahmut Şevket Paşa hükümeti kurulmuştu. Böylece İttihatçılar memleketi diledikleri gibi yönetebilecekleri bir konuma gelmişlerdi. İTC, nihayet kendi diktatörlüğünü kurmuştu. Ama üç-beş yıl içinde 600 yıllık bir imparatorluğu yıkacak bir diktatörlük.

Kısaca özetlediğim bu gelişmeler günümüzdeki olaylara ne kadar da benziyor.

17/25 Yolsuzluk Operasyonları ile suçüstü yakalanan Erdoğan ve avenesi, daha evvel hapse tıktığı Neo-İttihatçılarla, onu içine düştüğü zor durumdan kurtarmaları karşılığında anlaşmayı tercih etti. Birbirlerini aklayacak ve bu operasyonları yapan devlet kadroları ile birlikte savaşacaklardı. Neo-Osmanlıcılıktan Neo-İttihatçılığa evrilmek, manevra kabiliyeti yüksek Erdoğan için zor olmadı. Neo-Osmanlıcılık ve Neo-İttihatçılık ittifakı, tam bir “suçlular ittifakı” idi. Önüne katılan her şeyi yakıp yıkan bir ittifak. Ama ortada önemli sorunlar vardı. Hala birbirlerine düşmandılar ve güvenmiyorlardı.

Bu suçlular ittifakının kurulmasından sonra Türkiye’de birçok olay yaşandı. 7 Haziran – 1 Kasım 2015 tarihlerinde Türkiye, yeniden kanlı olaylara sahne oldu. Kan ve korku ile sonuç alabildiğini gören bu ittifak, bir yıl sonra 15 Temmuz’da yeni bir kanlı senaryo ile hedeflerinin önündeki son engelleri de kaldırmayı başardılar.

Tıpkı 31 Mart Olayı’nı bastıran Hareket Ordusu gibi, Neo-İttihatçılar önden sokağa yolladıkları savunmasız askerleri ve askeri okul öğrencilerini, arkadan linç ederek kendi darbelerini gerçekleştirdiler. Böylece Erdoğan yönetimine ortaklık sağladılar. İttihatçılar Sultan Hamid’i devirerek onun iktidarına son vermişlerdi. Abdülhamit istibdadı yerini İttihatçı istibdadına bırakmıştı. Ama 15 Temmuz’dan sonra Türkiye, Erdoğan ve Neo-İttihatçıların müşterek ve katmerli istibdadına maruz kaldı.

Bir diğer önemli olay ise 16 Nisan Referandumu ile yapılan rejim değişikliği ile oldu. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) direk müdahalesi ile seçim sonuçları bu ittifak lehine çıktı. Çünkü suçlular ittifakı normal demokratik bir düzende varlığını sürdüremezdi. İttifak kurulduğuna göre, rejim de ittifakın ruhuna göre değişmeli idi.

İşte YSK, Seçim Kanunu’na aykırı olarak mühürsüz zarfların ve oy pusulalarının kabul edileceğini ilan ederek seçim sonuçlarına müdahale etti. Belki de sonucu belirledi. Bu müdahale yargıçlar diktatörlüğü demek olan jüristokrasinin izlerini taşımaktadır. Jüristokrasi, normalde hakem olması gerekenlerin hâkim olmaya başlamalarıdır. Bu jüristokrasinin izlerini 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde, ‘mazbataların seçimi kaybeden adaylara verilmesi’ olayında gördük.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ise henüz aday belirleme safhasında askeri bir müdahale yaşandı. Genel Kurmay Başkanı, Cumhurbaşkanlığı için ismi geçen Abdullah Gül’ün seçimlere katılmasını engelleyecek, bir gece yarısı ziyareti gerçekleştirdi. Neo-İttihatçılar yine iş başında idi. Ortaklarından başkasının seçilmesine razı değillerdi. Çünkü daha verimli kullanabilecekleri ve halkın her dediğini koşulsuz kabul edeceği başka bir lider bulamazlardı.

Bu ittifakın millet ile mücadelesinde son dönemeç, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde yaşandı. İttifakın suç dosyaları Ağrı Dağı kadar gibiydi. Patlaması durumunda ortalığa çok şey saçılacaktı. Onun için ittifak, adını “beka” olarak değiştirdi. Beka yükü Erdoğan’ın belini bükmeye başlatmıştı bile. Meydanlardan çay dağıtarak konsolidasyon yapmaya çalışan Erdoğan, karşısındaki umutsuz manzaraya elleri titreyerek müdahale etmeye çalışıyordu. Ama nafile.

Erdoğan ile Neo-İttihatçılar müttefik bile olsalar bile, aralarında gizli bir bilek güreşi ve nüfuz mücadelesi hiç eksik olmadı. Seçim sonuçları Erdoğan’ın aleyhine çıkınca, Erdoğan yeni arayışlara koyuldu ve Türkiye İttifakı demeye başladı. Ama müttefikleri güç kaybeden Erdoğan’ı koruma karşılığında iktidara mutlak ortaklık talep ediyor. Erdoğan direniyor. Siyasi zemin Bâb-ı Âli Baskını’nın yapıldığı günlere benziyor. Bu sefer baskın görevi adli bürokraside.

Bir orman yangınını istediğiniz zaman başlatabilirsiniz, ama istediğiniz zaman söndüremezsiniz. Ya da bir suç örgütüne girebilirsiniz ama istediğiniz zaman çıkamazsınız. Erdoğan, başlattığı yangının paçalarına sıçradığını görünce bir manevra ile sıçrayabileceğini ve kurtulabileceğini sandı. Çünkü daha önce böyle çok manevralar yapmıştı. Şimdi ise o her sıçradığında, alev başka bir yerine sıçrıyor. Erdoğan yanıyor.

Artık Erdoğan’ı suç ortakları ile baş başa bırakmak ve Erdoğan’sız bir gelecek için çalışmak en hayırlısı.

Erdoğan ateş çemberine alındığının farkında.

Erdoğan yanıyor.

Bundan dolayı titriyor.

Ellerinin titrediğini görüyorum.