Her yazar bir Prometheus’tur

 

Her makalenin bir hikayesi vardır. Her hikâyenin de bir duygusu. Yazarı iklimden iklime, mevsimden mevsime götüren, zamanın buutları arasında yolculuğa çıkaran, haz veren, hüzne gark eden, bazen bir kavganın ortasında kan ter içinde bırakan, bazen bir şehrayinin kıyısına atan, bazen de sekinenin sakin limanına demir atan bir duygu. Zaten duygu değil midir esas olan?

 

Bu heyecandır aynı zamanda niçin ve nasıl yazdığının cevabı.

 

Yazar eline kalemi aldığında bazen Prometheus olur. Adeta, Olympos’un zirvesinde yaşayan ve insanlardan ateşi, yani bilgiyi gasp ederek, onları karanlıklara mahkûm eden ve böylece kendine taptıran Zeus ile savaşan Prometheus olur. Zincirlere vurulma ve kartallara ciğerini yedirme pahasına, Olympos’a gider ve oradan devşirdiği kıvılcımı kalemine sürer ve insanları zifiri karanlıklardan kurtarmaya çalışır.

 

Gün gelir Eflatun olur. Mağarada, çocukluklarından beri zincire vurulmuş, sırtları güneşe dönük, boynunda bukağılar ve sadece mağara duvarına yansıyan gölgeleri seyreden insanları düşünür. Gölgelere bakıp dış dünyayı yorumlayan, hüküm veren insanları. Onları içinde düştükleri zihin mağarasından çıkarmak ve tevehhüm ettikleri şeylerin hakikatini göstermek ister. Onlara gölgelerin asıllarını ve hayatın mağaradan ibaret olmadığını göstermek için prangalarından tutup aydınlığa sürüklemek ister. Bilir ki; güneşe döndüklerinde gözleri kamaşacak, acıyacak ve korkacaklar güneşten. Tekrar zihin mağaralarındaki karanlıklara dönmek isteyecekler. Ama o yine de Platon gibi güneşi ve aydınlattıklarını anlatmaya çalışır. Onları ışığa çıkarmak için çırpınır durur. Zaten Allah da o inananların dostu değil midir ki, onları üst üste zifiri karanlıklardan aydınlıklara çıkarmıştır.

 

Bazen elinde asa Ramses’in sarayında Musa gibi hisseder. Firavun bir sihirbazlar ordusu kurmuş, sihir ve büyü ile halkı ululuğuna inandırmış ve kendine taptırıyordur. Muayyen vakitlerde panayırlar düzenliyor ve sarayın kadrolu sihirbazları onun adına hünerlerini ortaya döküyorlardır. Birer aldatmaca ve göz boyamadan ibaret bu şovları sadece halkı uyutmakla kalmıyordu. Aynı zamanda kölelik düzeninin de devamını sağlıyordu. Sihir ve büyü ulu(!) Firavun’a, itaat ve ibadet meşruiyeti kazandırıyordu. Firavun kendine iman edenleri küçülttü ve hafif-meşrep insanlara dönüştürdü. Zaten hafif-meşrep insanları bir hedefe sevk ve idare de basit bir olaydı.

 

Musa, bu sömürü düzenini değiştirmek ve insanları özgürlüklerine kavuşturmak istiyordu. Vehmedilen ululuğunu yıkmak için Ramses’i ve sihirbazlarını bir düelloya davet eder. Halkı efsunlayan sihirbazlar ve büyücüler korkunç hünerlerini ortaya dökünce, Musa elindeki asayı yere atar ve onların bütün büyü ve sihirlerini bir anda yutar. Ramses’in sarayından bir gedik açar.

 

Yazar kalemi eline, Musa’nın asası gibi alır. Onunla halkı efsunlayan sarayın kadrolu sihirbazlarının manipülasyon ve aldatmacalarını yutacağını ve insanların esaret zincirlerini kıracağını düşünür. İşte böyle. Musa gibi. Elindeki asa ile denizleri yaracağını ve insanları özgürlük sahiline çıkaracağını bilir. Her yazı bir sihri bozan, bir büyülü düğümü açan bir tılsım gibidir onun için. Her yazı, insanları karşı sahile, kölelikten özgürlüğe ulaştıran bir köprü veya Nuh’un gemisidir.

 

Bazen de Halife Ömer’in giydiği gömleğin hesabını soran, o cesur sahabe gibi hisseder. Halife Ömer, “dinleyiniz ve itaat ediniz!”diye söze başlayınca, mescitte bulunan o sahabe, ok gibi fırlar:

“Hayır!Dinlemiyoruz ve itaat etmiyoruz. Dün devlet hazinesinden herkese dağıtılan kumaştan ben bir gömlek dikemedim. Ama bakıyorum sen dikmişsin. Önce o gömleğin hesabını ver!”

Bunun üzerinde Halife, oğlunun da payına düşeni ile birleştirip nasıl bir gömlek çıkarabildiğinin hesabını verir. İşte yazar da geliri belli ama kazancı sınırsız insanların yakasına yapışıp, sarayların, köşklerin, yatların, katların, yediklerinin, içtiklerinin ve giydiklerinin hesabını sorarken, o cesur sahabe gibi hisseder.

 

Neden sonra aklına Kant geliverir. Alman filozof Immanuel Kant. “Aydınlanma nedir?” sorusuna cevap vermek için yazdığı o meşhur makaleyi hatırlar. Aydınlanmanın amacı, onun yazılarının amacı oluverir. Kant’a göre aydınlanma, insanın bizzat kendisinin sebep olduğu vesayet karanlıklarından kurtarılmasıdır. Vesayet, aklını başkasına ipotek etmektir. Vesayetten kurtuluş ancak insanın kendi aklını kullanması ile mümkün olur. Aklını kullanma cesaretini göstermesi ile. Aydınlanmanın şiarı “sapere aude” yani “aklını kullanmaya cüret et” sözü, yazarın şiarı olmuştur artık. İşte o yazarken, bir insanın daha aklını kullanmasına yardımcı olabilmek için okuyucuyu teşvik etmeye çalışır. Kalemini cesurca kullanmanın başkasını da cesaretlendireceğini inanır. Bir anda Kant oluverir.

 

Bu yazar halden hale geçer de bu makalenin istihap haddi yazarın hallerini anlatmaya yetmez. Bir dem gelir Cemil Meriç olur; “entelektüel, hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir”der. Bazen Ahmet Altan olur, “ben bir yazarım, beni hapse koyabilirsiniz ama hapiste tutamazsınız”der. Ve onu yargılayanları tarih önünde yargılamaya başlar. Bazen Mehmet Akif gibi imanla coşar, bazen de Abdullah Cevdet gibi sorgular. Bazen Spinoza ile sohbet eder, Hallac ile “Ene’l-hakk” diye haykırır. Yazar daha kimler ve kimler olur da onun hallerine tercüman olan sayfalar insanları aydınlatan birer projektör olur. O insanları üst üste zifiri karanlıklardan mutlak aydınlığa davet eden bir münadi, bir mücahit olur.