The Promise

Bu hafta ABD’de “The Promise” adlı film vizyona girdi.

Televizyon kanallarında filmin reklamı ve fragmanı dönüyor.

Filmin bütçesi 100 Milyon dolar.

Oscar Isaac, Charlotte Le Bon ve Christian Bale başrollerini paylaşıyor filmin.

İstanbul’da Ermeni bir tıbbiyeli olan Mikael ile güzel dans eğitmeni Ana’nın aşkı üzerinden “Ermeni Tehciri” işleniyor. The Promise Türkiye’de vizyona girer mi bilmiyorum, ama Nisan sonunda Birleşik Krallık’ta, Mayıs’ta da Avrupa’da vizyona girecek. Film Amerikan kamuoyunda Ermeni Tehciri’ni yeniden gündeme oturtuyor…

Sabık Başkan Obama, Ermeni Tehciri yıldönümünü “Meds Yeghern” yani “Büyük Felaket” kavramı ile değerlendiriyordu. Yeni Başkan Trump da selefi gibi Ermeni Tehciri konusunda aynı ifadeyi kullandı. Devletler arası ilişkiler, kullanılacak ifadeyi belirlemede etkili olduğu gibi, ülkelerin kamuoyu da belirleyici bir role sahip oluyor. Dolayısı ile The Promise filminin, Ermeni Sorunu konusunda ABD ve AB kamuoyunu etkilemesi ve bu etkinin de ilgili devletlerin takınacağı tavrı etkilemesi beklenebilir.

İsam Kütüphanesi veri tabanında içinde “Ermeni” kelimesi geçen 836 kitap ve 94 makale var. Elbette bunların çoğu Ermeni Sorunu ile ilgili değil. “Tehcir” yazdığımızda ise karşımıza 48 eser çıkmaktadır.

Türkiye sorunun taraflarından biri halbuki.

ABD’de bir üniversite kütüphanesinin veri tabanında “Armenia” kelimesi ile arama yaptığımda 40.492, “Armenian Genocide” yani “Ermeni Soykırımı” kelimeleri ile arama yaptığımda karşıma 5.285 eser çıkmaktadır. Sadece bu bir-iki dakikalık araştırma ile bile Ermeni Sorunu konusuna Türkiye ile Batı’nın yaklaşım farkını görmek mümkün. Batı’nın bu konudaki ciddiyetini, Türk Akademisinin ilgisizliğini…

Sorunlar, gözünüzü ve kulağınızı kapamakla giderilmiyor, maalesef…

Tarih, insanların eninde sonunda yüzleşmek zorunda kaldıkları bir hakikat.

Sağ olsun (!) atalarımız, biz torunlarına yüzleşmek zorunda bıraktıkları bir hayli sorun bırakmış durumda. Yüzleşecek miyiz, yoksa biz de torunlarımıza mı devredeceğiz sorunlarımızı?

Yavuz Sultan Selim’in bir bölgedeki sorunu 40.000 kişiyi öldürerek çözemediğini, 500 yıl sonra anlamış olmamız gerekmez mi? Bir köprüye onun adını vermek bile bir büyük soruna dönmektedir, 500 yıl sonra.

Yine kaç kişinin öldüğünü tarihe sormak lazım, ama yüzbinlerce Ermeni’nin yaşadığı yerlerden göç ettirilmesi ile sorunun çözülmediğini anlamayan var mı hala?

Ermeniler, Ezidiler, Süryaniler, Rumlar ve Yahudiler…

Türkler ve Kürtler…

Sünniler ve Aleviler…

Tarikatlar ve Cemaatler..

Kimler zulümle yüzleşmedi ki?

Sadece Tehcir mi var tarihimizde?

Varlık Vergisi ile Gayrı Müslimlerin mallarına el konmadı mı?

Ya 6-7 Eylül olayları ile Rumların mallarına karşı yapılan talan?

İstiklal Mahkemesi kararları ile binlerce inançlı insan sırf inançlarından dolayı katledilmedi mi? İskilipli Atıf Hoca bir kelebek gibi sonsuza uçmadı mı?

Sonra Dersim, isyan var denilerek bombalanmadı mı? Aleviler sırf inançlarından dolayı katliama uğramadı mı? Seyyid Rıza katledilmedi mi?

Ya, 12 Mart’tan sonra katledilen Üç Fidan?

Sonra, 12 Eylül’de sadece “Vatan” dedikleri için katliam, işkence ve sürgünlere maruz kalan Ülkücüler. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na yapılan işkenceler iddiamızın bir başka delili değil midir?

Zulmün dini, ırkı ve dili yok. Ermeni, Kürt, Türk, Yahudi, Hristiyan, Müslüman, Alevi veya Sünni ne olursan ol, zulme karşı esaslı bir duruş sergilemezsen, zulüm eninde sonunda gelip seni de bulur.

İnanmazsan dön, kendi tarihine bak… Bak ne iniltiler, ne feryatlar duyacaksın.

Tarih, zulmün uğradığı durakların isim ve şehirlerini yazmak değil midir?

Şimdi evet, şimdi başını kaldır, etrafına bak… Bakmaya cesaret edebilirsen, yine zulümler ve yine katliamlar göreceksin… Dur deme cesaretini göstermezsen, sıranın sana ya da çocuklarına gelmesini bekle!..

“Bir de sakın zulmedenlere sempati duymayın! Yoksa size ateş dokunur…”

Reklam