Said Nursi’yi Eleştirel Okumak (1): Gökhan Bacık ve Ahmet Kuru’nun Makalesine Eleştiriler

Herkesin yeni yılını tebrik ediyorum. Yeni yıla siyaset dışı bir konu ile girmek iyi gelebilir, diye düşünüyorum. Arada sırada güncelden başımızı kaldırıp farklı konulara bakmak iyidir.

Gerçekten hayırlı bir iş yapıyorlar. Sayın Gökhan Bacık ve Ahmet Kuru’dan bahsediyorum. Daha evvel bu köşede, bir grup akademisyenin Kıtalararası Platformu’nda dokunulmazlıkları bulunan kişi ve konulara dokunmaya başladıklarını ve tartıştıklarını ifade etmiştim.

Kendi alanlarında söz sahibi iki sosyal bilimci konuşmayacak da, kim konuşacak?!

Onları kınayanların, belirli bir uzmanlıkları olmadıkları halde –uzman olduklarına dair bir hüccet ortaya koyamıyorlar çünkü- her konunun uzmanı gibi konuşan kişiler olduklarını görürsünüz. Konuşanlara ve eleştirenlere saygı duymak, beraberinde sizin fikirlerinize saygıyı getirir. Onun için bırakın insanlar düşünsün ve düşündüklerini ifade etsinler.

Her şeyi bilen(!) bu zevata fazla takılmadan, yolumuza devam etmek ve tartışmaktan korkmamak gerekiyor. Din karşısında “hür” olanların tam mükellef olması gibi, ancak “fikri hür” kişiler muhatap kabul edilmelidir. Aklını bir merkezin veya kişinin hakimiyetine kaptırmış şahısların hürriyetinden bahsedilemez. Sanırım din karşısında da, tam muhatap kabul edilmez bu fikir esirleri. Bir çeşit cezbe hali yaşadıklarından mazurdurlar ve rehberliklerine de müracaat edilemez.

İslam tarihinde ezberleri bozan ve hayırlı işler yapan insanların, hür fikirli insanlar olduklarını görürsünüz. Mesela İslam Fıkıh Ansiklopedisi’ne bakarsanız, orada İslam’ın emrettiği fikir özgürlüğünü görürsünüz. Ebu Hanife’nin talebeleri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, Ebu Hanife’den farklı fikirler öne sürmüşler ve farklı fetvalar vermişlerdir. Bunlar imamlar, “hocamız Ebu Hanife daha iyi bilir”, deyip köşelerine çekilmemiş ve kendi fikirlerini açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, bu talebelerin fikirleri, Hanefi mezhebinin resmi görüşleri olarak fıkıhtaki yerlerini almışlardır. Bu durum, İslam’ın alimlere emrettiği davranış biçimidir. Bunun gibi binlerce örnek sayılabilir.

Gelelim “Said Nursi’yi Eleştirel Okumak (1): İman ve Namaz Çözüm mü?” isimli makaleye. Evvela “Eski Said – Yeni Said” ayırımındaki yaklaşımda bazı problemler var. Makalede, iki dönemin birbirinden farklı olduğu ve Nursi’nin eski dönemini eleştirdiğinden bahisle iki dönemde yazılan eserler arasında tezatlar olduğu vurgulanıyor.

Eski Said ve Yeni Said

Fikirleri, faaliyetleri ve takip ettiği usulleri bakımından Said Nursi’nin düşünce hayatının safhaları ile Hazreti Muhammed’in hayatının safhalarını mukayese ettiğimiz takdirde karşımıza iki dönem çıkmaktadır. Yeni Said dönemi daha ziyade iman esaslarının neşredildiği dönem olması itibari ile Efendimizin Mekke dönemi ile benzeşir. Eski Said dönemi ise toplum ve siyasi hayata dair eserleri neşretmesinden dolayı Efendimizin Medine dönemi ile benzeşir. Dolayısı ile Eski Said dönemi fikirleri, Nursi’nin düşüncelerinin anlaşılması için ağırlığını muhafaza eder.

Eski Said dönemi, Said Nursi’nin yaşadığı çağın sosyal, siyasal ve ideolojik şartlarına reddiye yaptığı dönemdir. Sanayi İnkılabının verdiği güç ile İslam Dünyası’nda şoklara sebep olan Avrupa medeniyetine karşı, İslam Dünyası’nda ciddi bir itirazın, eleştirinin yükselmediği ve teslimiyetin yaşandığı bir dönemde, Said Nursi, Avrupa medeniyetinin üzerinde yükseldiği Aydınlanma düşüncelerine ve Batı emperyalizmine analitik eleştiriler getirmiştir. Nursi, Aydınlanma düşüncelerinin dayandığı inançlar olan Deizm, Panteizm, Ateizm ve bunlardan neşet eden siyasal sistemlerle, bu sistemlerin uygulamalarına eleştiriler getirmiştir.

Ayrıca onun Eski Said dönemi, Yeni Said döneminde yapmayı planladığı işlerin temellerini attığı ve programını yazdığı devredir. Örneğin 1910 yılında yazmaya başladığı Mesnevi-i Nuriye, Risale-i Nur Külliyatı’nın bazı bölümlerinin özeti gibidir. Zira, Risale-i Nur, Mesnevi-i Nuriye’nin tefsir ve tevilini de kapsamaktadır. Bundan dolayı Eski ve Yeni Said dönemleri, müşterek bir fikir zemininde incelenmelidir.

Bediüzzaman, zamanın gereği neyi gerektiriyorsa onu yapmaya çalışmıştır. En önemli mesele olarak gördüğü ve adına hizmet dediği irşat ve tebliğ vazifesini, Eski Said döneminde yukarıdan aşağıya, yani devlet imkanlarından da istifade ederek yapmaya çalışmıştır. Yeni Said döneminde ise aşağıdan yukarıya doğru yani bireyden başlayarak yapmıştır. Çünkü Yeni Said döneminde devletin, onun düşüncesi çerçevesinde bir faaliyette bulunması artık imkansızdı. Bu yönüyle denilebilir ki Eski Said ile Yeni Said arasında bir çatışma ve tezat değil de bir uyum ve ahenk mevcuttur.

Kalkınma Modeli 

Mezkûr makalede, Said Nursi’nin birbirini nakzeden fikirlerine şu örnek veriliyor: Eski Said Müslümanların sorunlarını çözmeyi maddi kalkınma ile; Yeni Said ise iman ve dindarlıkla teklif etmiştir. Örnek olarak da şu cümle verilmektedir:

“ila-yı kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıftır” (bu zamanda İslam’ı yüceltmek maddi kalkınmaya bağlıdır.)

Bediüzzaman Muhakemat adlı eserinde İslam’ın galip olması için dört-beş kuvvetin ittifak ettiğini ifade etmektedir. Bunlar;

  • Maarif ve medeniyetle mücehhez olan İslâmiyetin kuvvet-i hakikiyesidir.
  • Tekemmül-ü mebâdî ve vesaitle mücehhez olan ihtiyac-ı şediddir.
  • Asya’yı gayet sefalette, başka yerleri nihayet refahette görmekten neş’et eden tenebbüh-ü tâm ve teyakkuz-u kâmil ile mücehhez olan gıpta ve rekabet ve kîn-i muzmerdir.
  • Ehl-i tevhidin düsturu olan tevhid-i kelime; ve zeminin hasiyeti olan itidal ve tâdil-i mizaç; ve zamanın ziyası olan tenevvür-ü ezhan; ve medeniyetin kanunu olan telâhuk-u efkâr; ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet-i fıtrat; ve zaruretin semeresi olan hafiflik ve cüret-i teşebbüs ile mücehhez olan istidad-ı fıtrîdir.
  • Bu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olan i’lâ-yı kelimetullah, İslâmiyetin emriyle ve zamanın ilcââtıyla ve fakr-ı şedidin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye’sin ölmesiyle hayat bulan ümit ile mücehhez olan arzu-yu medeniyet ve meyl-i teceddüttür. Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecanib içine ihtilâl veren ve medeniyetleri ihtiyarlandıran mesâvî-i medeniyetin mehasinine galebesidir…

Yukarıda anlatılanları izahı, bir kitabın istiap haddini aşar. Ama şunu ifade edelim ki; burada Bediüzzaman kalkınmanın şartları arasında önce Kelime-i Tevhidi ve İslamiyet’i zikrediyor. İla-yı kelimatullahı bilahare zikrediyor. İman, namaz ve ila-yı kelimatullahı müşterek ifade ediyor. Birbirinden ayırmıyor. Bunlar Eski Said’in fikirleri ile Yeni Said’in fikirleri arasında tezat olmadığını göstermektedir. Başka örnekler de verilebilir ama şimdilik bu kadar kafidir.

Mezkûr makalenin bir diğer eleştirisi de iman ve namazı öncelemesi meselesidir. Müelliflerimiz şöyle diyorlar:

Yeni Said’in vurgusunda “kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır.” Böyle bir sıralama yapmaya neden gerek duyulduğu belirsizdir. Dahası, ilk sıraya imanı koymayı bir kenara bırakırsak, ikinci sıraya adalet, özgürlük, bilgi, ahlak, emek, kul hakkı yememek, insan hakları gibi daha evrensel bir değerin yerine –son tahlilde bir ibadet olan– namazın konulması sorgulanmaya açık bir yorumdur.”

Müelliflerimiz siyaset biliminin alanına giren mevzuların; Nursi’nin neden namaza göre öncelemediğini sorguluyorlar. Ama Nursi’nin imanı öncelemesini kabul ediyorlar. İmanı öncelemeyi kabul eden biri, namazı öncelemeyi neden anlamaz, ben de bunu anlamıyorum.

Esasen din ve siyasetin ilgilendikleri konular aynıdır. Din ilahi bir siyaset, siyaset ise beşerî bir dindir. İkisi de Allah-insan-toplum-eşya ilişkiler yumağını düzenleme iddiasında bulunur. Hem din hem de siyaset, bu ilişkiler manzumesini düzenlemek sureti ile insanın yani bireyin mutluluğunu sağlamayı hedeflemektedirler. Ama takip ettikleri yöntemler farklıdır.

Said Nursi’nin de siyaset teorisinin hedefi, bireyin mutluluğunu temin etmektir. Nursi; Allah’ın âlem ve insan üzerindeki terbiye, tasarruf ve hakimiyetinin, bütüncül olarak kabulünün neticesinde, insanın tekâmül etmesi ve hakiki mutluluğa ulaşmasını hedeflemektedir.

Evet nihai hedef insanın mutlu olmasıdır. Neden iman ve namazı öncelediği sorusunun cevaplarından biri budur. Ona göre iman ve namaz insanı mutlu etmektedir. “Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadeti dareyni iktiza eder.”Bediüzzaman dünya ve ahiret mutluğunu; iman, İslam ve tevekkül olarak formüle etmiştir. Ona göre toplum ve devletin varlık amacı, insanın (bireyin) mutluluğuna yardımcı olan bir araç olmasıdır.

Gelelim iman ile diğer toplumsal ve siyasal konular arasındaki ilişkiye. Bediüzzaman’ın bu konudaki enfes yorumu değerli müelliflerimizin sorusuna tam cevap olmaktadır. Siyasetin konularından biri olan hürriyetin nasıl imanın bir özelliği olduğuna bahisle, insan hakları, adalet, ahlak ve kul hakkı gibi konuların imanla ilişkisini şöyle açıklar Bediüzzaman:

Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet.”

Adalet, özgürlük, bilgi, ahlak, emek, kul hakkı yememek, insan hakları gibi daha evrensel değerlerin tam yerleşmesi için bireylerin mükemmel bir imana sahip olmaları gerekir. Nursi, insan-ı kâmil seviyesine çıkan bireylerin bu değerleri uygulamada daha başarılı olacaklarını tasavvur etmektedir.

Müelliflerimizin dindarlık konusundaki eleştirilerini ise bilahare tartışmayı düşünüyorum.