Türkiye’de Deizm’in Temelleri

Türkiye’de yoğun bir seçim dönemi yaşanmaktadır. Bazı siyasetçilerin “beka” sorununa dönüştürdüğü seçimler, doğal olarak kamu efkarını da meşgul etmektedir. Seçim gündeminden farklı ve hatta daha önemli bir konu üzerinde düşünmek ve konuşmak isteyenler için, Ramazan ayı boyunca, farklı konularda yazılar yazmaya devam edeceğim.

Geçen hafta, Avrupa’da Deizmin temellerinden bahsetmiştim. Deizmin bir inanç ve onun dininin ise “Tabii din” olduğunu ifade etmiştim. Türkiye’de Deizmin temellerinin nasıl atıldığına bakacak isek, tabiatıyla Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün inanç ve din anlayışına bakmak gerekiyor.

Mustafa Kemal’in düşünce yapısının şekillenmesinde Aydınlanma dönemi düşünürlerinin etkisi çok fazla olmuştur. Mustafa Kemal Fransızca biliyordu. Bundan dolayı Fransızca yazılmış bazı fikir eserlerine rahatlıkla ulaşabiliyordu. Ayrıca Osmanlı düşünürleri tarafından da tercüme edilmiş birçok esere ulaşmıştır. Onu en çok etkileyenler, Voltaire’in Kilisenin egemenliğine karşı çıkan fikirleri, Montesquieu’nun Cumhuriyet rejiminin faziletlerine dair yazdıklarıdır. Emilie Durkheim, Maximilian Weber, George Wells, John Stuart Mill ve Immanual Kant gibi diğer Aydınlanma düşüncesi öncülerinden de etkilenmiştir. Bu düşünürlerin çoğunun en önemli ortak özellikleri inanç olarak Tabii din inancına sahip ve pozitivizmi benimsemiş olmalarıdır.

Diğer taraftan Osmanlı aydınlarından Namık Kemal, Filibeli Ahmed Hilmi, Ahmed Rıza, Ziya Gökalp ve Abdullah Cevdet’in düşüncelerinden de etkilendiği bilinmektedir. Namık Kemal’in Şark Meselesi, vatan kavramı, fikir özgürlüğü ve meşrutiyet sistemine dair görüşlerini okuduğu bilinmektedir. Diğer taraftan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin birçok eseri gibi “Allah’ı İnkâr Etmek Mümkün müdür?” adlı eserini de okumuştur. Bazı fikirlerine katılmış bazılarını da eleştirmiştir. Ahmed Hilmi’nin akılcı görüşlerini dikkatli takip ettiği anlaşılmaktadır. Mesela, İslamiyet’in Hazreti Muhammed’in kişiliğinden kaynaklandığını söylemesi, çok önemlidir. Zira peygamberliği vahiy kaynağından koparıp onların kişiliğine vermek, Tabii din anlayışının temel hareket noktalarından biridir.

Mustafa Kemal’in, Batılı düşünürlerin İslam hakkındaki sorularına Filibeli Ahmed Hilmi gibi İslamcıların İslam’ı müdafaa adına ortaya koydukları cevaplara getirdiği eleştiriler, onların cevaplarını yeterli bulmadığını göstermektedir.

Mustafa Kemal’in din telakkisinde Aydınlanma döneminin Tabii din anlayışının izlerine rastlamak mümkündür. Ama Mustafa Kemal’de, daha çok Deizmi çağrıştıran bir inancın izlerinden söz edebiliriz. Mustafa Kemal dinlerin sosyolojik bir vakıa olduğunu, tarihin seyri içinde şekillendiğini ve tabiatın dinlerin gelişiminde etkili olduğunu düşünmektedir. Bu düşünceler Tabii din anlayışını yansıtmaktadır.

Enver Ziya Karal, Atatürk’ün kozmik bir din anlayışına sahip olduğunu söyler. Bu Tabii din demektir. Ona göre Tanrı, tabiatın derinliklerinde gizli ve insanı kendine hayran bırakan bir Tanrı’dır. Bu Tanrı, insan huylarına sahip bir Tanrı değildir. Dolayısı ile tabiattaki bütün güçlerin tek kaynağı yine tabiatın kendisidir. İnsan da tabiatın bir ürünü olduğundan onun yaşamı bir mücadeleden ibarettir. Mücadelede başarı akla aittir. Bu düşüncelerde Natürizm ve Tabii Seleksiyon düşüncelerinin etkileri görülmektedir. 1935 yılında verdiği bir demeçte Atatürk şöyle diyordu: “Natür (tabiat) insanları türetti, onları kendine taptırdı da. Ancak insanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların tabiata egemenliğini de şart kıldı.”

Mustafa Kemal, bilim ve fenni, dine tercih eder. Din ancak ilim ve fenne uygunluk ölçüsünde kabul görür. Din ferde ait bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesini dinlemekte serbesttir. Atatürk, düşünceye ve tefekküre karşı olmadığını ve dine saygılı olduğunu beyan eder. Ancak bu saygılı olduğu din, vicdanlarda olan dindir. Sosyal ve siyasal hayatı etkilemiş bir dine karşıdır. Devlet ve millet işlerinin, din yörüngesinden çıkarılacağını ve dini toplumda sosyal ve siyasal işlere karıştıran mürtecilere fırsat vermeyeceğini deklare eder. Ona göre devlet ve millet işleri aklın ve bilimin rehberliği altında halledilmelidir.

Mustafa Kemal’e göre en sağlıklı din anlayışı rasyonel din anlayışıdır. Mustafa Kemal ilginç bir şekilde İslamiyeti “Tabii din” argümanını kullanarak savunmuştur. O, 1923’te İzmir’de “Bizim dinimiz en makul ve tabii bir dindir, bir dinin tabii olabilmesi için akla, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur” demiştir.

Atatürk’e göre din akılcı olmalıdır. Akılcı olmanın gereği olarak akla uymayan şeyler, boş inanışlar ve hurafeler dinden atılmalıdır. Mustafa Kemal İslamiyet hakkında fikirlerini beyan ederken, tıpkı Martin Luther’in Katolik mezhebine karşı kullandığı argümanları kullanır. Martin Luther’e göre ise Kutsal Kitap’ta, insanla Tanrı arasında aracılık yapan veya O’nun katında şefaatçi olan ruhban sınıfı gibi bir sınıf yoktur. Her insan kendi başına Kutsal Kitabı okuyabilir ve anlayabilir. Atatürk’e göre İslam akla ve mantığa uygun bir dindir. Dinimizde ruhban sınıfı gibi bir sınıfın varlığı kabul edilemez. Burada ilginç olan şey Atatürk’ün, var olmayan bir zümreyi reddetmesidir. Ayrıca o, herkesin eşit olduğunu ve dinin hükümlerini kendi başına öğrenebileceğini söylemiştir. Tıpkı reform hareketlerini başlatan Luther ve Calvin’in dediği gibi.

Kasım 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması esnasında Mustafa Kemal; “Efendiler ve ey ulus biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır” demiştir. Buradaki söylem ile Aydınlanma dönemi düşünürleri arasındaki paralel söylem, devletin dine yaklaşımının Deist karakterini bize anlatmaktadır. Metafizik düşünceye hurafe gözü ile ve şeyhlere din adamları zümresi nazarı ile bakılması, medeniyet vurgusu ile akıl ve bilimin öne çıkarılması Tabii din anlayışının temel argümanlarıdır.

Mustafa Kemal’in “Türk Ulusu” inşa etme sürecinde yaptığı reformlarda din en önemli alanı oluşturur. Yaptığı reformların hemen hepsinin gelip dayandığı nihai alan dindir. Mesela dil alanında yapılan reformların hedeflerden biri de dindir. Hukuk ve ekonomik alanda yapılan reformlarda dini esaslar yerine, Aydınlanma dönemi hukuk ve ekonomi anlayışını yerleştirme hedefinden bahsedebiliriz. Aslında yapılan reformların merkezinde din olduğu ve din alanında yapılacak reformlar ile ancak Türk milletinin Aydınlanmasının gerçekleşebileceği düşüncesinin var olduğu anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal’in Türk Ulus inşasında; inşa edilecek dil Türkçe, yeniden inşa edilecek din ise İslamiyet idi.

Reklam