Cemaatin Doğal Sınırları

 

Sosyal Bilimlerin araştırma metotları kullanılarak ve geniş bir yelpazedeki çeşitli verilere dayanarak yapılacak bir araştırmanın doğruya en yakın neticeleri vermesini bekleyebiliriz. Sosyal hadiseler tıpkı fizik kuralları gibi değişmez kaidelere bağlıdır. Dikkatle izlendiğinde; sosyal hadiseler arasındaki sebep sonuç ilişkisinin, fen bilimlerinde geçerli olan sebep sonuç ilişkisi kadar katı olduğunu görebiliriz. Aslında bahsettiği şey; “Adetullah veya Sünnetullah” da denilen fıtri kanunlardır. Ve Allah’ın koyduğu kurallarda bir değişiklik yoktur.

Mucizelerle desteklenen peygamberlerin dahi vazifelerini yaparken, Sünnetullah’a herkesten çok riayet ettiklerini görürsünüz. İnandıkları değerleri tebliğ ederken fıtri kanunlara milimi milimine uymuşlardır. Buna rağmen onların neşrettikleri hakikatlerin gönderilen halklar tarafından bazen kabul görmediği, hatta reddedildiği de olmuştur. Onların bazen mağlubiyetleri, ne getirdikleri mesajın yetersizliğinden ne de tebliğ edenin bir eksikliğinden kaynaklanmaktaydı. Bilakis mesaj mükemmeldi ve mübelliğ de en az mesaj kadar eksiksizdi.

Temelde her sosyal hareketin dayandığı üç temel dinamik vardır: Fikir, paradigma ve insan. Bu üç faktörün sıhhati ve onlar arasındaki insicam hareketin potansiyelini belirler. Hareketin, inşa edildiği fikrin derinliği ölçüsünde, ulaşması beklenen zirvesi vardır. Hareketin zirvesi, onun ulaşabileceği arşını ve doğal sınırlarını oluşturur. İnşa edilen paradigmanın, fikrin derinliği ile mütenasip olması ve paradigmayı hayata geçirenlerin gayret ve ciddiyeti zirvenin yüksekliğini ve doğal sınırlarının da genişliğini belirler. Buna hareketin tabiatı da diyebiliriz.

Hizmet hareketinin temeli Bediüzzaman Said Nursi’nin fikirlerine dayanmaktadır. Said Nursi başlattığı harekete “hizmet” adını verdiğinden, Risale-i Nur zemininde kurulan diğer hareketler de kendilerine “hizmet” demektedirler. Bundan dolayı Sayın Fethullah Gülen’in başlattığı harekete, dışarıdan bakan çok kimsenin tercih ettiği gibi, “Gülen Hareketi” demeyi tercih ediyorum. Böylece tarihe not düşerken tanımlama karmaşasının da önüne geçilmiş olur.

Gülen Hareketi’nin anlamak için, “Risale-i Nur’da bir siyaset düşüncesi var mıdır veya Said Nursi’nin bir siyaset teorisi var mıdır?” sorusuna cevap bulmak gerekiyor. Bu sorunun cevabı Gülen Hareketi’nin de karakterini tespit etmemize yardımcı olacaktır.

Din ve siyasetin; “insan ile Tanrı, bireyin kendisi ve kendi dışındaki diğer insanlar ile, birey ile toplum/devlet ve insan ile çevre ilişkilerini” düzenledikleri bir vakıadır. Din temel olarak ilahi kaynaklara dayanarak bu düzenlemeyi yaparken, siyaset akıl ve felsefe gibi beşeri kaynaklara dayanarak bu düzenlemeyi yapar. Her ikisinin temel hedefi insanların mutluluğunu gerçekleştirmektir. Bu bakımdan din ilahi bir siyaset, siyaset de bir seküler bir dindir.

Hayatı ve eserleri tahlil edildiğinde, Said Nursi’nin dini bir siyaset düşüncesine sahip olduğu görülecektir. Said Nursi, dinsizliğe karşı din namına meydana çıkmak lazım, diyenlere şu cevabı verir:

“Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes’uldür.” 

Bu ifadelerden Nursi’nin, dine hizmet için siyaset ile meşgul olmayı yani din için siyaseti araçsallaştırmayı meşru gördüğü aşikardır. Ama bu siyasetten kastının, “parti kurup iktidara talip olmak” olmadığı da anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman, bu zamanda dine hizmet için sağlam bir fikir zemini oluşturmak ile meşgul olmuştur. Bundan dolayı Risale-i Nur’a bir dini siyaset programı nazarı ile bakmak hata olmamalıdır. O “iman, hayat ve İslam (şeriat)” diye üç aşamalı ya da birbiri ardısıra gelmesi mukadder bir planı, bir siyaset düşüncesini inşa etmiştir. İşte bu siyaset düşüncesi Gülen Hareketi’nin fikir zeminini oluşturur.

Bediüzzaman Nur Talebelerine, inşa ettiği bu fikir zemini üzerinde bir paradigma kurmaları gerektiğini şöyle ifade etmiştir: “Bu hakikatten anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zât, Risâle-i Nur’u bir program olarak neşir ve tatbik edecek…”Bu ifadeleri rasyonel olarak değerlendirdiğinizde onun talebelerine bir sır verdiği ve hedef gösterdiği anlaşılacaktır. Sır, Risale-i Nur’da geleceğin inşa programı olduğu, hedef ise geleceğin mamur edilmesidir.

Fethullah Gülen’in Risale-i Nur’dan bir paradigma kurup bunu hayata geçirmeye  çalıştığı bir gerçektir. Bediüzzaman’ın toplumsal hastalıkların başı olan cehalet ile mücadele için önerdiği “Medresetü’z Zehra” projesi ile yine ilk defa Said Nursi’nin kurduğu “hizmet evleri=dershane” düşüncesini, Gülen’in formülüze ettiği ve bunları esas alarak örgün ve yaygın eğitim kanalları kurup, toplumu içine düştüğü cehalet bataklığından kurtarmaya çalıştığı görülecektir.

Örgün ve yaygın eğitim kanallarının onyıllar içinde yetiştirdiği nesillerin doğal olarak toplumun bütün katmanları gibi devlet bürokrasisinde de yer almaları Gülen tarafından kurulan paradigmanın doğal bir neticesi idi. Elbette bu eğitim tezgahlarından geçen milyonlar buharlaşmayacaklarına göre sosyal hayatta zaman içinde, gün geçtikçe, daha fazla görünür hale geleceklerdi.

Gülen hareketinin başlangıcını Edirne kabul edersek 60 yıl, İzmir kabul edersek 55 yıllık bir geçmişten bahsedebiliriz. 55-60 yıl boyunca insan yetiştiren bir hareket. Elbette her gün genişleyen ve ağırlıklı olarak insan yetiştiren bir hareketin mensuplarının günün birinde içinden çıktıkları toplum ve devletin gerçekleri ile yüzleşmeleri ve hatta çatışmaları da kaçınılmaz bir realitedir. Çatışmanın başlangıcı aynı zamanda kurulu paradigmanın doğal sınırlarının başlangıcını da belirlemektedir. Çatışma mezkur paradigmanın tabiatından olup kaçınılmazdı. Aynı zamanda bu çatışmanın yeni bir paradigma doğurma zorunluluğu da eski paradigmanın başka bir vechesidir. Bana göre, başkası olmasa da, Gülen bu çatışma için ve sonrasında kuracağı yeni paradigma için hazırlıklı idi.

1960 ile 2010 yılları Gülen Hareketi’nin, içinde yaşamak üzere bir kozmos kurmaya çalıştığı zaman dilimidir. 2010 yılı ise hem kozmosun nispeten tamamlandığı hem de içinde bulundukları fanusun kırılmaya başladığı tarihtir. 2010 yılında yapılan referandum ile Gülen Hareketi, içinde yaşayabileceği hukuki bir zemini oluşturmak için canla başla mücadele etti. Referandumda %58’lik bir netice elde edilerek, hem Türkiye evrensel hukuk kriterlerine sahip bir ülke oldu hem Gülenciler ulaştıkları konumlarda daha rahat ve emin hareket etme imkanına sahip oldular.

2010 Referandumu’ndaki önemli değişiklikler, devletin üzerine kurulduğu eski sistemi sarsma özelliğine sahipti. Eski devlet; milliyetçi, jakoben, otoriter ve katı laikçi bir devletti. Ama son düzenlemeler yeni devleti insan merkezli, liberal, demokrat ve seküler bir yapıya kavuşturuyordu. Asıl çatışma buradan başlıyordu ki; iktidarda bulunan AKP kısa bir süre sonra, halkın tercihlerine rağmen, geri adım atmaya ve demokratik kazanımlardan taviz vermeye başladı. AKP’nin geri adım atmasında bir çok farklı saik olabilir. Bu şimdilik konumuz değil. Ama Gülen Hareketi açısından kozmos kaosa evriliyordu ve fanustaki çatlaklar büyümeye devam ediyordu.

Gülen Hareketi 60 yılın sonunda Türkiye’de doğal sınırlarına ulaşmıştı. Eski paradigma artık ortaya çıkan yeni şartlara cevap veremiyordu. Yeni şartlara göre yeni bir paradigma kurmak gerekiyordu ama işin talihsizliği Gülen Hareketi de hantal bir yapıya kavuşmuş ve hareket kabiliyeti zayıflamıştı. Olması beklenen yeni doğum yani yeni paradigma bir türlü ortaya çıkmıyordu.

Haddi zatında nurani ve latif bir hareketin bu kadar maddeleşmesi beklenmezdi. Nur ve madde birbirinin zıddına gelişen iki olgular. Madde kavileştikçe nuraniyet ve letafet  kaybolur ve maddenin şartları hakimiyet kurar. Ama maddeyi seven insan, kendi eliyle kendini maddi kalıplara hapsetmişti. Koca koca binalar, holdingler, neredeyse sınırsız yetkilere sahip makamlar ve o makamlarda kendini ölümsüz zanneden faniler vardı. Bunların hepsi Hareketin ruhuna tersti ama insan denen de bir gerçek vardı.

Mer’i paradigma nurani bir hüviyete sahipti. Hareketin tecessümü ve maddeleşmesi, yeni ve daha maddi -daha dünyevi- bir paradigmayı zorunlu hale getirmektedir. Bana göre yeni paradigma siyaset alanında kurulacaktır. Belki de bir siyasi parti. Neden olmasın?

 

 

 

 

 

Reklam