Erdoğan nereye koşuyor?

ABD Büyükelçiliği’ne yapılan silahlı saldırı ile ABD karşıtlığı yeni bir hüviyet kazanmış oldu. Bu olay, ekonomik krizin ABD’ye fatura edilmesi ile tırmanan, Amerika karşıtı söylemin bir sonucudur.

Türkiye’de ABD’ye karşı olumsuz bakış her gün biraz daha yükseliyor. BBC’nin verdiği rakamlara göre 2014’te %36 olan oran, Temmuz 2018’de %64’e çıkmış. Bu rakamlarla Türkiye, ABD karşıtlığında dünya lideri oluyor.

ABD’de ile yaşanan Rahip Brunson krizinden sonra ise bu oranın %70’leri geçtiğini tahmin etmek zor değildir. Hükümetin ABD menşeli bazı ürünlere ambargo koymasının yanısıra, halktan patolojik ruhu halinin yansıması travmatik ve aynı zamanda dramatik tepkiler yükseliyor. Dolar yakma ve iPhone kırma gibi.

Büyük devletlerin dış politikası hükümetten hükümete değişmediği gibi, dış politikadaki sorunlar da iç politika malzemesi yapılmaz. Ancak henüz ciddi bir devlet geleneğine sahip olmayan ülkelerde, dış siyasetteki gelişmeler iç siyasette kullanılır. Tıpkı bir zamanlar Arnavutluk’ta olduğu gibi.

Enver Hoca (1944-1985), II. Dünya Savaşı’nın travmalarını ve özellikle ABD karşıtlığını, kendi iktidarını tahkim etmek için, iç politika aracı olarak kullanan liderlerden biridir. O halkı ABD saldırıları ile korkutup Arnavutluk’u dünyadan kopararak içe kapamıştır. Amerika karşıtı politikaların meyvesi olarak ülkeyi, 40 yıl tek başına idare etmişti.

Enver Hoca halkı, ABD’nin sözde nükleer saldırısından korumak amacı ile 700 bin sığınak yaptırmıştı. Halk yoksulluk içinde olduğu halde “bunker” adındaki bu sığınaklara milyonlarca dolar harcanmıştı. Ara sıra sirenler çalınır ve halk bunkerlere sığınıp orada beklerdi. Sonra nükleer saldırının püskürtüldüğüne dair ikinci bir siren çalınır ve halk bunkerlerden çıkardı.

Böylece halk, kendilerini ABD saldırılarından koruyan Enver Hoca’ya, şükran duyguları beslemeye devam ederdi. Halbuki tarih ABD’nin Arnavutluk’a saldırdığını kaydetmez. Ama Enver Hoca bir defa halkı inandırmıştı bu saldırılara. Böylece, nükleer saldırı korkusu yaşayan halk, Enver Hoca’nın kırk yıllık iktidarını perçinlemişti.

İki bin yıllık Türk tarihi; Çin, Rusya ve İran’ın Türklerle herhangi bir dostluğunu kaydetmez. Bilakis Türkler bu üç devletle uzun yıllar savaşmışlardır. En son 2014’te Rusya, tarihi Türk toprağı olan Kırım’ı işgal ederek bu niyetini sürdürdüğünü ortaya koymuştur.

Türk Cumhuriyeti dış politikasında Rus tehditi en önemli yerini hep muhafaza etmiştir. Tarih Türklerin ABD ile herhangi bir savaşını ise kaydetmez. Bilakis Sovyet/Rus tehditlerine karşı ABD’nin himayesini ve yardımlarını yazar.

Hakikat bu minvalde iken, paradoksal olarak Türkiye’de ABD karşıtlığının 2014 yılından sonra yükselme trendine girdiği bir vakıadır. ABD karşıtlığı ise Erdoğan’ın kontrolündeki medya aracılığı ile topluma pompalanmaktadır. Bu noktada sorulması gereken soru şudur:

O halde Erdoğan’ın ABD düşmanlığının gerçek sebebi nedir?

Erdoğan’ın özel hayatını veya siyasi hayatını yazanların, mutlaka bir dönemleme yapmaları gerekiyor. Bu dönemlemelerde Gezi protestosları ve sonrasındaki 17/25 Olayları (Aralık 2013) önemli bir dönemeci oluşturur. Bu tarihte başlayan keskin dönüşümün arka zeminini 17/25 dava dosyalarına konu olan olaylar oluşturur gibi görünmektedir. İşte Erdoğan’ın ABD karşıtlığını topluma boca etmeye başlaması da bu tarihe denk düşer.

17/25 Olayları Türkiye’nin iç ve dış politikalarının tamamen değişmeye başladığı dönemdir. Buradan şu neticeyi çıkarabiliriz: Artık Erdoğan, ömrünün sonuna kadar 17/25 Dosyaları ile meşgul olacaktır. Dünyanın gözünün içine baka baka, bu dosyalarda geçen ses ve görüntü kayıtlarının montaj olduğunu iddia etmeye devam edecek, delillerin sahte olduğunu vurgulayacak, kendisinin ve ailesinin bu tür kirli işlere bulaşmadığına, Türkiye’yi ve dünyayı ikna etmekle vakit harcayacaktır.

Şimdilik Türkiye’yi nispeten ikna etmişe benziyor. Benziyor diyorum zira kitlelerin susması, her zaman kabul etme anlamına gelmediği gibi, hayra da alamet değildir. Ama Türkiye dışında ise durum farklı gözüküyor. Dünya Erdoğan’a pek inanmamışa benziyor. New York’ta devam eden Reza Zerrab ve Halk Bankası davalarından bunu anlıyoruz.

Binaenaleyh bu durumda Erdoğan; AKP’yi, devleti, hükümeti, orduyu, bürokrasiyi, ekonomiyi, iç politikayı, dış politikayı… hülasa elinde her ne imkan varsa onların hepsini, kendini ve ailesini kurtarmak için bir araç olarak kullanıyor ve kullanacaktır demektir. Erdoğan’ın bütün retoriğinin tek amacı kendi ikbal ve istikbalidir.

Türkiye’de yükselen ABD karşıtlığının hatta düşmanlığının temelinde de Erdoğan’ın kendi güvenlik hesapları vardır. 17/25 dava dosyaları ABD’de olduğu müddetçe Erdoğan ABD ile barışmayacaktır. NATO’dan kopmak isteyecek ve AB ile yolları tamamen ayırmaya çalışacaktır. Bunun zeminini oluşturmak için iç ve dış politikalar inşa edecektir.

Rusya, İran ve Çin ise birer göz boyamadır. Erdoğan’ın bu devletlere güveni Batı’ya olan güveninden daha azdır. Ama denge siyaseti gereği Erdoğan bu devletleri yedekte tutmaya devam edecektir. Doğu’ya yönelmeyi Batı ile bir pazarlık konusu yapacaktır.  Pazarlık derken; bir meta gibi pazarlanan, Erdoğan’ın ikbaline mukabil Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbalidir.

Bu paradigmayı inşa eden ve proaktif bir şekilde yöneten Erdoğan’ın Türkiye’yi NATO ve AB’den koparıp içe kapatmaktan başka hesabı yoktur. Mevcut Erdoğan retoriğinin konsolide ettiği kitlenin kahir ekseriyetinin Sevr ile çizilen haritanın sakinleri olduğunu aşikardır.

Erdoğan, ABD menşeli ürünlere ambargo koymaya başladı bile. Bu ambargoyu ABD menşeli diğer ürünlerin yasaklanmasına kadar genişletebilir. Facebook, Twitter, YouTube ve Google gibi önemli haberleşme araçları, ABD menşeli şirketler olduğu gerekçesi ile kapatılabilir ve Türkiye’nin dış dünya iletişim bağları tamamen koparılabilir.

Böylece zaten kısık çıkan tek tük muhalif sesler de tamamen kesilmiş olacaktır. Türkiye biraz daha Erdoğan’ın mülkü olacaktır. Daha önce bu yönde bazı denemeler yapılmıştı. Hali hazırda Wikipedia gibi bir ansiklopedinin kapalı olduğunu hatırlayalım.

Elbette Erdoğan, Türkiye’yi dünyaya kapatıp, bir aile şirketine çevirmek için elinden geleni yapacaktır. Ama Türkiye ne küçük bir Balkan ülkesidir, ne de kısa bir mazisi vardır. Sadece NATO ile kurulan ittifak bile Erdoğan’ın yaşından daha büyüktür. Benden hatırlatması.