Kerhen demokrasi, kerhen seçim

Demokrasiyi savunan ya da savunuyor görünenler, acaba onu ne derece hazmetmişlerdir? Demokrasiyi; ideal bir sistem ve rejim olduğundan mı, yoksa kendi amaçları için en uygun araç olduğunda mı savunmuşlardır? Ya da iç ve dış konjonktürden dolayı demokrasiyi savunmaya ve/veya ikame etmeye mecbur mu kalmışlardır?

Devletin bekasını tehdit eden bir dış güce karşı, başka bir dış gücün desteğini almak için, kerhen yapılan reformlarla inşa edilen demokrasinin imkânlarından istifade ederek gücü ele geçirenlerin, bir müddet sonra otoriterleşmeye başladıklarına ve demokrasiyi rafa kaldırdıklarına tarihimiz şahittir.

1838’de Mısır Meselesi’nde Batı’nın desteğini almak için Tanzimat Fermanı, 1853-56 Kırım Savaşı’nda yine Batı’nın desteğini almak için Islahat Fermanı ve 1945’te Stalin’in tehditlerine karşı ABD’nin desteğini almak için ‘Çok Partili Siyasi Hayat’ reformları yapılmıştı. Bu da demokrasinin daha çok kerhen ilan edildiğini ve dipten yani halktan gelen bir talebin neticesi olmadığını göstermektedir.

Türkiye’de demokrasi halktan gelen bir talebe dayanmadığından, onu dejenere etmek veya demokrasi diyerek totaliter bir rejim inşa etmek, halkın nazarında çok da büyük bir sorun olmamıştır. Elitlerin demokrasi talebinin halk tarafından kabul görüp görmediği ise şüpheli bir durumdur. Bundan dolayı demokrasinin Türkiye’de sık sık rafa kaldırılmasına halk sessiz kalmış ve “gidene ağam, gelene paşam” demekte bir beis görmemiştir.

Nitekim 1961 Anayasası yüzde 61.5 ve 1982 Anayasası yüzde 91.4 ‘evet’ oyu ile kabul edilmiştir. Gerçi bu referandumların halkın iradesini yansıtıp yansıtmadıkları tartışılabilir. Ama halkın ilan edilen sonuca itiraz ettiğini gösteren bir veri bulunmamaktadır.

Üç meşrutiyet ve bir cumhuriyet tecrübesinden sonra 27 Mayıs 1960 İhtilali’nde İkinci Cumhuriyet’in temeli atıldı. Hazırlanan Anayasa, 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunulmuş ve kabul edilmiştir. İkinci Cumhuriyet’in ilham kaynağı Menderes tecrübesidir. Meclis’te çoğunluğu sağlayan parti ve liderinin ‘milli irade’ iddiası ile otoriterleşmenin önüne geçecek bir düzen tasavvur edilir.

Yürütmenin karşısında güçlü bir Meclis inşa edilmeye çalışılır. Seçimlerde ‘nispi temsil sistemi”’ benimsenerek Meclis’te bir partinin çoğunluğu sağlamasının önüne geçilir. Böylece Meclis’te koalisyonların doğacağı bir kompozisyon oluşturulur.

Meclis içinde de güç temerküzünü engellemek için Cumhuriyet Senatosu kurulur. 1960 İhtilali’ni gerçekleştiren Albayların Cuntası’nın oluşturduğu Milli Birlik Komitesi’nin üyeleri ve Başkanı ile eski Cumhurbaşkanları, Senato’nun ‘tabii üyeleri’ kabul edilir. Bunların sayısı 19’du.

Bir de Senato’ya Cumhurbaşkanı kontenjanından atanan 15 üye vardır. Tabii ve kontenjan üyelerin olduğu Senato, Ayan Meclisi’ne benzemektedir. Üstelik yasama faaliyeti Senato ve Meclis tarafından beraber yapılacaktı.

İkinci emniyet supabı olarak ‘Anayasa Mahkemesi”’ kurulur. Böylece yasama faaliyetleri için ek bir kontrol mekanizması oluşturulur. Her ne kadar bir sivil irade iktidarını engelleme amacıyla da olsa, Anayasaya ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesi girdiğinden hayırlı bir iş yapılmıştır. Bu arada bağımsız üniversiteler ile bağımsız basın gibi özgürlüklerin bu Anayasa’nın ürünü olduğunu hatırlatmalıyız.

İkinci Cumhuriyet bir askeri vesayet idaresidir. Bütün kurumların üzerinde Milli Birlik Komitesi’nin etkinliği söz konusudur. Sivil iradenin tekrar iktidara gelmesinden dolayı 1972 Muhtırası ile rejime yeniden ince ayar verilmiş ve bu geniş elbise daraltılmıştır.

1961 Anayasası’nın sunduğu özgürlüklerden istifade eden devletin istenmeyen evlatları Meclis’te kendini ifade etmeye başlamışlardı. ‘Gericiler(!) ve bölücüler(!)’ diye tanımlanan İslamcılar ve Kürtler. İslamcılar Necmeddin Erbakan liderliğindeki partilerde kendilerini ifade ediyorlardı.

Kürtler ise sol partilerde. İslamcıların Milli Nizam Partisi 1970’de, Kürtlerin içinde örgütlendikleri Türkiye İşçi Partisi de programındaki ‘Kürt halkı’ vurgusundan dolayı 1971’de kapatılmıştı.

Askeri vesayet 12 Eylül 1980 darbesi ile kendini zamanın şartlarına göre yeniden revize etmiştir. Sözüm ona gericilerin ve bölücülerin, Meclis’te temsilini engelleyecek bir düzen kuruldu. 1982 Anayasası’nda şartları ağırlaştırılmış -seçim çevresi ve ülke barajı olan- seçim yöntemi ile ideolojik partilerin Meclis’e girmelerinin yolu kapatıldı.

Yüzde 10 seçim barajı hem güçlü hükümetlerin kuruluşuna zemin hazırlarken hem de Kürtlerin ve İslamcıların temsilini engellemiş oldu. Bütün bu düzenlemelerde hedeflenen demokrasinin kurumsallaşması olmayıp, demokrasi adı altında totaliter bir düzenin inşa edilmesidir. Elbette totaliter ve milli bir düzen. Ama içinde milletin iradesinin olmadığı milli bir düzen.

15 Temmuz 2016’da yapılan darbe ile sivil görünümlü askeri bir düzen yeniden inşa edilmiştir. Her askeri darbe, ağırlıklı olarak ordudaki muhalif askerlerin tasfiyesi ile neticelenmiştir. Bu dönemde askeri ve sivil kanatta tasfiyelerin eşit ağırlıkta olması, darbenin de asker-sivil işbirliği ile yapıldığını göstermektedir.

Her ne kadar darbe süreci, sivil irade tarafından yönetiliyor gözükse de perde arkasında sivil irade ile anlaşan askeri vesayetin iktidarı söz konusudur.

12 Eylül rejiminin düşmanlaştırılan unsurları gericiler(!) ve bölücüler(!), yerlerini bunların devamıymış gibi farz edilen Gülen hareketi ve Kürt siyasetine bırakmıştır. İrtica FETÖ, Kürtler de PKK olarak kabul edilmiş ve 12 Eylül rejiminin mücadelesini 15 Temmuz rejimi devralmıştır.

Bu mücadelede devamlılığı sağlamak için 16 Mart 2017 Referandumu ile Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçilmiş ve Meclis etkinliğinin minimize edildiği bir düzen kurulmuştur. Böylece devlet düşmanlarının(!) devlet idaresinde söz sahibi olmalarının yolu kapatılmıştır.

Yapılan yasal düzenlemeler bununla sınırlı değildir. Avrupa Konseyi ve AGİT’in de yayınladığı raporla eleştirdiği Seçim Kanunu’ndaki değişiklikler ile kimlerin seçilip kimlerin seçilmeyeceğine otoritenin karar verebileceği bir zemin oluşturulmuştur.

Bu dönemde yapılan değişiklikler şunlardır:

Doğu ve Güneydoğu’da sandıkların birleştirilmesi,

Mühürsüz oyların kabul edilmesi,

Parmak boyasının kaldırılması,

Suriyelilere oy kullandırılması,

Aynı apartmanda oturanların farklı sandıklarda oy kullanması,

Yurtdışındaki oyların, Türkiye’ye getirildikten sonra sayımı.

Bu düzenlemelerin hepsi sandık hilelerine zemin hazırlamıştır. 1946 ‘Açık Oy Gizli Sayım’ sisteminden sonra, seçmen iradesine yapılan en büyük saldırıdır.

“…Hep horlandık. Stadyumlara gittiğimizden bizimle alay ettiler. Bizi biraz da motive eden buydu. Hamdolsun bugün bu yerlere geldik. Ezan sesi geldiğinde camiye giden yönetici istemediler. Sıkıntı buradaydı. Bu nedenle imam hatip ruhu ayakta. İmam Hatipli olmaktan mutluluk duyuyorum…”

Bu ifadeler bir siyasi parti temsilcisine değil, YSK Başkanı Sadi Güven’e ait. Güven bu konuşmayı mezun olduğu Balıkesir İmam Hatip Lisesi’nin Geleneksel Mezuniyet Günü’nde yapıyor. Aslında tarafsız olmadığını ilan ediyor. Şimdi Sadi Güven’in başkanı olduğu YSK’ya güvenebilir misiniz? Ama iktidar güvendiği için, ocak ayında süresi dolacak Güven’in görev süresini uzattı bile. Ne de olsa birbirlerine güveniyorlar.