Milli sekülarizmin inşası

Türkiye ve Türkiye tarihi bir paradokslar yumağı. Paradoksların en büyüklerinden biri, din siyaset ilişkilerini tanımlayan laiklik etrafında yaşanmaktadır. Laiklik (laicism) ve/veya sekülarizm (secularism) konusu, Tanzimat’tan itibaren Türkiye’nin gündemindedir. Din ve dini kurumlar ile bunların toplum ve devlet hayatı üzerindeki etkileri tartışılmıştır.

Batı’nın din-siyaset paradigmasının Türkiye’de kurulması ile sorunların çözüleceği ve ilerlemenin sağlanacağı tasavvur edilmiştir.

Tarihsel olarak Batı Avrupa’da din ve siyaset ilişkisi dört kategoride tartışılmıştır:

  1. Luther ve Calvin’e göre siyaset dine bağlı olmalıdır.

  2. Machiavelli, Hobbes ve Rousseau’ya göre din siyasetin hizmetinde olmalıdır.

  3. Auguste Comte’a göre din siyaset karşısında yeniden şekillenmelidir.

  4. John Locke ve Alexis de Tocqueville’e göre din ve siyaset birbirlerine karşı tam bağımsız olmalıdır. Laiklik veya sekülarizm adı verilen ve din-devlet ayrılığına dayanan bu düşünce, kilise gibi dini kurumların siyaset dışı olmasını benimser. Devletin dine müdahale etme yetkisi yoktur ve resmi bir din görüşünün olamayacağı da laikliğin bir diğer yanıdır.

Tanzimat ile başlayan sekülerleşme, 1928’de “Devletin dini İslam’dır” kanun maddesinin Anayasa’dan çıkarılması ile hukuki bir zemine oturmuştur. 1937’de laikliğin Anayasa hükmü haline gelmesi ile laiklik rejimin en temel niteliğine dönüşmüştür. Ama bir sorun hatta paradoks vardı.

Devlet, hiçbir zaman dini kontrol etmekten ve bazen kendi amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmekten vazgeçmemiştir. Hal böyle olunca devlet, laiklik varmış gibi davranmayı tercih etmiş ve halka bir din gibi dayatmıştır. Gerçekte ise ya Rousseau’cu ya da Auguste Comte’çü olmayı tercih etmiştir.

Laiklik, Avrupa’da yüzyıllarca süren dini ve felsefi tartışmaların ürünüdür. Batı’da laiklik modernleşmenin bir sonucu iken, Türkiye’de modernleşmenin sebebine dönüşmüştür. İşte yaşanan bir diğer paradoks da budur. Şerif Mardin, ‘sekülerleştirici devlet politikaları’ ile modernleşmenin gerçekleştirilmeye çalışıldığını söyler.

Elbette devlet yalnız değildir. Devletin lejyoneri aydın görünümlü eli kalemliler de laiklik varmış gibi davranmak sureti ile mevcut sorunların çözümleneceğini iddia etmişlerdir. 18. yüzyılın ortalarına doğru, Batı Avrupa’da “kameralizm” (cameralism) olgusu, bilahare Fransız Devrimi ile jakobenizm (jacobinism) ortaya çıkmıştır.

Kameralizm ve jakobenizm birer ideoloji değil, yöntemdir. Aydın despotizmi de denen kameralizmde devrin kralları, örgün eğitim aracı ile yukarıdan aşağıya halkı bilinçlendirme, değiştirme ve böylece ‘merkezi bir güçlü siyasi idare kurma’ hedefine yönelmişlerdir.

Kameralizm etkisi Osmanlı Devleti’ne Tanzimat döneminde girer. Osmanlıcılık düşüncesinde kameralizm yani aydın despotizminin etkileri vardır. Ama aydın despotizmi en çok Jön Türkler iktidarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanmıştır. Aydın ve despotizm kelimelerinin bir arada kullanılması dahi bir diğer paradokstur.

Durmuş Hocaoğlu, “Jakobenizm, bidayetinden itibaren, Türk batılılaşmasının belirleyici karakteristiklerinden biri olmuş ve Kemalist inkılaplarda zirveye çıkmıştır” der. Hocaoğlu, bunun sebebini ise, aydınların kötü gidişatı görmeleri ve buna nasıl engel olacaklarını bilmemeleri, olduğunu ifade eder.

Bu çaresizliğin aydınları ideolojik mevzilere sığınmaya ittiğini ve felsefi düşüncelerin birer ideoloji ve hatta dine dönüştüğünü ve bunun topluma dayatıldığını söyler. Bu jakobenizmdir. Bir ‘cunta siyaseti’ olan jakobenizm ile, yani tepeden halka dayatılan laiklik ile moderniteye geçilmiştir.

Modern Türkiye’de kameralizm ya da jakobenizme en iyi örnek ‘Kadro’ dergisidir. 1932 yılında Ankara’da yayın hayatına başlayan ‘Kadro’nun amacı, rejime özgü bir ideoloji hazırlamaktı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör ve Burhan Asaf Belge gibi isimler, Kemalizm ideolojisini sistemleştirerek, bir devrimin alt yapısı olabilecek bir içeriği oluşturmaya çalışmışlardır.

Türkiye’de olduğu varsayılan laiklik serüvenini beş dönemde inceleyebiliriz.

1908-1950 yılları arasında “Fransız tipi laiklik” (French style secularism) uygulanmıştır. Fransız tipi laiklik dediysem, laikliğin görünümünü kastediyorum. Aslında ‘laikçilik’ de denilen bu tutumda devlet, dini devletin hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmeye çalışmıştır.

Devletin temel hedefi olan muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı sağlayacak yeni bir İslam anlayışı topluma dayatılmıştır. Türkçe ibadet bunun örneğidir. Bu durum devletin birbirini tamamlayan iki temel vasfı olan ‘laiklik ve milliyetçilik’ ile uyumlu bir politikadır.

1950-1980 yılları arasında ise Fransız tipi laikliğin görünümü devam ettiği halde devlet dini yeniden şekillendirmekten kısmen vazgeçip, İslam’ı devletin hedefleri için bir araca dönüştürmenin daha kolay olacağını görmüştür. Sovyetler’den gelen komünizm tehlikesine karşı, İslam’ı kullanmak da NATO siyasetine de uygundu.

1980-2002 yılları arası ‘milli laiklik’ dönemidir. Türk-İslam sentezi ile Türk tipi laiklik yani ‘milli laiklik’ devletin resmî ideolojisine dönüşmüştür. Mesela okullarda din dersleri mecburi olmuştur. Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliğinde İslam’ın, Türk milletini oluşturan temel rükünlerden biri olduğunu hatırlatalım.

2002-2016 yıllarında rejimin görüntüsü daha çok ‘Anglo-Sakson tipi sekülarizm’ veya liberalizme benzemektedir. Özellikle kamusal alanda vatandaşlara tanınan dini özgürlükler, İngiltere ve ABD gibi ülkelerde uygulanan liberal politikalara benzemektedir.

Ama bu liberal görüntü altında İslam, daha büyük operasyonların aracı olmak için hazırlanmıştır. Bu yönüyle bu dönem, bir sonraki dönem için bir kuluçka dönemidir.

15 Temmuz 2016 Darbesi ile Türkiye’de ‘milli sekülarizm’ inşa edilmiştir. İki yüzyıldır devam eden rejim krizi ile beraber bir Türk milleti ve vasıflarını inşa etme sürecinin son adımı gerçekleştirilmiştir. Son adım derken kastım, zaman itibari iledir. İslamcı ve milliyetçi politikaların bir arada olması, bu düşüncelerin doğasına aykırıdır. İslam ümmetçiliği ve evrenselliği benimserken, milliyetçilik Türkçülüğü ve sınırlılığı tercih eder.

İslam’ın belli parçalarının bir diğer düşünce tarafından benimsenmesi o düşünceyi İslam yapmaz. Çünkü İslam parçalanmayı kabul etmeyen bir bütündür.

Erdoğan’ın retoriği, onun İslamcı bir siyasetçi olduğunu düşünmemize sebep oluyor. Üstelik eldeki tek veri bu değildir. Türkiye’de İslamcıların bu rejime destek vermeleri bu kanaati pekiştiriyor. İslam siyaset düşüncesinin dört temel esası olan; adalet, meşveret, eşitlik ve hürriyet yoksa orada İslamcı bir yönetimden bahsetmek imkansızdır.

Çünkü İslam’a göre devletin dini adalettir. 15 Temmuz rejimi ile İslam’ın bu değerleri tamamen ortadan kaldırılmış onun yerine Makyavelist politikalar üzerinde İslamcı görünümlü Türkçülük inşa edilmiştir. İslam’ın bazı parçalarının bu rejimde yer alması İslam’ın değil, Türklüğün gereğidir. Öyle ki Ziya Gökalp’in fikirlerinin büyük oranda hayata geçtiğinden şüpheniz olmasın.

Onun için bazı İslamcı yazarların bir yanılgı olarak şikâyet ettikleri gibi ‘sekülarizm belası’ değildir, mevcut rejim. Mevcut rejim Türk tipi sekülarizm, yani milli sekülarizmdir.

Reklam