Diyanet’in gizli raporu ve cemaatleri bitirme planı

İçinden geçtiğimiz zifiri karanlıkların şahitleri olarak, ileride bu tarihi yazacaklara yol haritası olabilecek birinci elden kaynaklar bırakmanın, en önemli vazifelerimizden biri olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yaşananlar adeta “Elm Sokağında Kâbus” filmindeki gibi, karanlık bir zaman diliminden gerçekleşiyor. Başrolde karanlıklar prensi. O coğrafyamızı karanlıklara sürüklerken yalnız değildir. Bu yolculuğunda ona güç ve destek veren bileşenler vardır. Bu devranın sonunda o, tsunamiye maruz çürük bir bina gibi devrilirken, onun suç ortaklarını teşhir etmek ve onunla birlikte tarih sahnesinde yargılanmalarını sağlamak gerekiyor.

 

Türkiye’de otoriter rejimin güvenliğini sağlama misyonu, birbiri ile rekabet halinde olan ve birbirinden haz etmeyen iki kuruma yüklenmiştir. Bunların ilki Türk Silahlı Kuvvetleri’dir (TSK). TSK’nın devletin ve rejimin güvenliğinin teminatı olması anlaşılır bir durumdur. Her devletin silahlı kuvvetleri benzer bir misyona sahiptir. Türkiye’de bu misyonu yüklenen ikinci kurum ise paradoksal olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’dır (DİB). Her iki kurum rejim güvenliği için 3 Mart 1924’te bakanlıklardan bağımsız ve direk Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuşlardır.

 

Otoriter rejimin bekçileri olan askerler, 2000 yılına kadar periyodik olarak siyaset ve topluma sert müdahalelerde bulundukları için, toplum nezdinde itibarı ve meşruiyetleri tartışılır hale gelmişti. 31 Mart 1909 Vakası’ndan sonra askerler tarafından tedavüle sokulan “irtica” ile 100 yıl mücadele eden TSK, bu mücadelede yıpranmış ve topluma müdahalede zorlanır hale gelmişti. Üstelik bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de din ve dindarlık yükselen bir değer olmuştu. Hal böyle olunca bütün zamanların en büyük hilesi devreye sokulmuş ve din adamları askerlerden rejimi koruma bayrağını devralmışlardı. Din adamlarının devreye girmesi ile rejimi muhafaza araçları ve yöntemi de değişmeye başlamıştı. Zaten rejim de Türkiye’nin değişen sosyal ve siyasal dokusunu kontrol edebilecek şekilde mutasyona uğramıştı.

 

Din adamları, rejimi muhafaza etmek için dört basamaklı bir plan uyguladı: Planın ilk evresinde; konjonktüre uygun dindar görünümlü bir siyasi hareket oluşturularak halkın bu harekete destek vermeleri sağlanacaktı. Gerçekten de AKP’nin kuruluşunda din adamları aktif rol oynamışlardı. DİB Eski Başkanı Tayyar Altıkulaç hatırlarında, AKP’nin kuruluşundaki gayretlerini anlatır. Bu hatıralar aslında Erdoğan’ı bugünlere hazırlayanların kimler olduğu hakkında da bir fikir verir. Din adamları öyle ileri gittiler ki Erdoğan ve çevresinin yolsuzluklarına bir fetvalar verdiler. Yolsuzluklarla mücadele edenleri ise aforoz ettiler.

Planın ikinci evresi ise daha önce askerlerin eylemlerine dayanak olan hukuki zeminin din adamları için hazırlanmasıdır. Bunun için 2010 yılında önemli kanun değişiklikleri yapıldı. Her şeyden evvel dindarları rahatsız eden “irtica” suç olmaktan çıkarıldı. DİB Kanunu değiştirilerek, Diyanet camiasının aktiviteleri için daha fazla alan açıldı. Gerçekten yapılan hukuki düzenlemelerden sonra, Diyanet mensupları yurt içinde ve yurt dışında birer ajan gibi çalışmaya başladılar. Öyle ki DİB’in yurtdışındaki çalışmaları casusluk kapsamına girdiğinden casusluk soruşturmalarına konu oldu. 28 Şubat Dönemi’nde askerlerin yaptığı fişlemeler şimdi imamlar ve müezzinler tarafından yapılıyordu.

 

Daha evvel okullarda askerler tarafından verilen Milli Güvenlik dersleri kaldırılarak, imamların okullarda ders vermesini sağlayan düzenlemeler yapıldı. Diyanet’ten okullara “Gençlik Koordinatörleri” atanmaya başladı. Başka bir örnek daha vermek gerekirse, daha evvel askerlerin atandığı üniversite, üst kurul, yönetim kurul ve genel müdürlük kadrolarına diyanet camiasından atamalar yapıldı. Asker-din adamı rekabeti adeta bir karşı devrim gibi bütün kurumlarda gün yüzüne çıktı.

 

Planın üçüncü evresi ise 15 Temmuz’da yaşandı. Diyanet camiası Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir darbede aktif rol oynadı. İmamlar askerlere karşı halkı sokağa davet ederek, asker ile halkı karşı karşıya getirdiler. Bir iç savaşın fitilini ateşledirler. Eğer askerin sağduyusu olmasaydı, çok büyük katliamlar yaşanabilirdi. Köprüde askerlerin katliamına sebep olan din adamları, askerlerin gücünü kırmış ve iktidardaki konumlarını tahkim etmişlerdi. Zaman din adamlarının askerlerden daha zalim ve kan dökücü olduğunu herkese gösterdi.

 

Daha evvel askeri diktatörlük yaşayan Türk toplumu şimdi din adamlarının diktatörlüğü ile tanışmış oldular. Öyle ki; kimi din adamları rejime muhalif olanlar için toplu katliam fetvası verirken, kimi din adamları ise muhaliflerin 1915’teki gibi toplu sürgün edilmesini tavsiye ediyordu. Kimi de muhaliflerin malları, karıları ve kızları sizlere helaldir, dilediğinizi alabilirsiniz, diyordu. Vahşette birbirleri ile yarışıyorlardı.

 

15 Temmuz’dan sonra ise planın son evresi devreye sokulmuş durumda. Hatırlatmakta fayda görüyorum. DİB’in kuruluş amaçlarından biri de rejim için tehlike olan cemaat ve tarikatlarla mücadele etmektir. DİB’in tarikat ve cemaatlerle mücadelesi yeni değildir. DİB birçok din alimi ve lideri gibi Said Nursi’nin de aleyhine defalarca raporlar hazırlamış ve onun yargılanmasına sebep olmuştu. Dün olduğu gibi bugün de DİB cemaat ve tarikat mensuplarını fişleyerek, rejim için tehlikeli gördükleri grupların tasfiyesi için iktidara tavsiyelerde bulunmaktadır. Rejim değişmiş olsa bile, Diyanet’in rejim bekçiliği değişmemiştir.

 

DİB 2017’de Gülen Grubu’nun sapıklığa giren ve İslam dairesinin dışına çıkan bir grup olduğunu iddia ederek toplumsal ve siyasal soykırımın zeminini hazırlamıştı. Meğer DİB’in cemaat ve tarikatları fişlemesi Gülen Cemaati ile sınırlı değilmiş. Yeni Asya Gazetesi ve Artı Gerçek’ten öğrendiğimize göre DİB, Türkiye’deki bütün cemaat ve tarikatları fişlemiş. Biz de DİB’in hazırladığı gizli rapora ulaştık. Rapor Türkiye’deki cemaat ve tarikatları 8 bölümde tasnif ediyor. Tasnife tabi tuttuğu cemaat ve tarikatlara eleştirilerini sıralıyor.

 

“Kur’an İslamı” başlığında; Abdülaziz Bayındır, Ercüment Özkan, Haksöz/Özgürder, Mehmet Okuyan ve Mustafa İslamoğlu’nun faaliyetleri mercek altına alınmış.

 

“Selefi Söylem” başlığında; Abdullah Yolcu, Alparslan Kuytul, Feyzullah Birışık, Halis Bayancuk, Kul Sadi Yüksel, Mehmet Balcıoğlu, Mehmet Emin Akın grupları fişlenmiş.

 

“Mehdici ve Mesiyanik Söylem” bölümünde; Adnan Oktar, Ahmet Hulusi ve İskerder Evrenosoğlu fişlenmiş.

 

“Gelenekçiler” olarak; İhsan Şenocak, Nurettin Yıldız ve Şahımerdan Sarı fişlenmiş.

 

“Dini ve Siyasi Teşekküller” başlığında; Davet ve Kardeşlik Vakfı, Hizbu’t-Tahrir ve Hizbullah fişlenmiş.

 

“Risale-i Nur Grupları” olarak; Kırkıncılar, Med-Zehra Grubu, Okuyucular, Tahşiyeciler, Yazıcılar, Yeni Asya ve Zehra grupları fişlenmiş.

 

“Tarikatlar” bölümünde; Nakşiler olarak Erenköy, Hazneviler, Işıkçılar, İskenderpaşa, Somuncular, İsmailağa, Cübbeli, Menzil, Norşin, Ömer Öngüt, Süleymancılar, El-Cezeri ve Yahyalı cemaat ve grupları fişlenmiş. Ayrıca bu bölümde Halvetiler, Rifailer ve Kadiriler de fişlenmiş.

 

Nurettin Şirin ve İhsan Eliaçık ise “Diğerleri” alt başlığında fişlenmiş.

 

Raporun bana göre ilginç yanlarından biri de varlığını ve faaliyetlerini bildiğimiz bazı grupların herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulmamasıdır. Kuvvetle muhtemeldir ki bu cemaat ve gruplar, yüzde yüz devletin kontrolünde ve devletin hedefleri doğrultusunda çalıştıklarından herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulma gereği duyulmamış.

Raporda, yukarıda isimleri zikredilen gruplar hakkında genellikle negatif değerlendirmeler yapılıp, bazı grupların devlet ve rejim için nasıl bir tehlike oluşturdukları anlatılırken, terör faaliyetlerinde bulunmuş ve ceza almış bazı isimlerden övgü ile bahsedilmektedir. Bu durum çok da şaşılacak bir şey değildir. Zira 2015 yılında “DAİŞ’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları Raporu”nu hazırlayan DİB, bu kanlı örgütü açık ve net bir şekilde terörist bir örgüt olarak tanımlamamıştı.

DİB’in İŞİD’e yaklaşımı bu raporda da kendini göstermektedir. Mesela 1997 yılında Gaziantep’te Kitap Fuarı’nda İncil dağıtan Müjde Yayınevi’ne bombalı saldırı düzenleyen ve bundan dolayı hapis yatan Şahımerdan Sarı hakkındaki şu değerlendirmeler son derece düşündürücüdür:

“Sarı, dini düşünce ve yasayış olarak Ehl-i Sünnete tabidir ve Hanefi mezhebindendir. O; devletçi ve ümmetçidir. Konuşmalarında ve yayınlarında devlet aleyhine bir kayda rastlanmamıştır. Dinî bakımdan marjinal bir görüşü de tespit edilememiştir. Ayrıca, devlete karşı da herhangi bir söylem veya eylemi gözlemlenmemiştir. Bu haliyle mevcut oluşumun vasat bir yol izlediği müşahede edilmiştir.”

Terör eylemlerinde bulunmuş bir kişiyi temize çıkarmak için söylenen bu ifadeler, aslında mevcut rejimin hüviyeti hakkında da bir fikir vermektedir. Yine El-Kaide ve İŞİD adına birçok eyleme katılan ve bundan dolayı tutuklanan Halis Bayuncuk hakkında herhangi negatif bir değerlendirme yapılmaması üzerinde durulması gereken bir diğer husustur. Müntesibi olan bir polis Rus Elçisi’ni öldürdüğü halde Nurettin Yıldız hakkında sadece üslup eleştirisi yapılmaktadır. Rapor, Türkiye’deki Hizbullah Örgütü’nü bir terör örgütü olarak tanımlamamaktadır. Hareketin terör eylemlerini ise geçici bir şiddet olarak tanımlayarak hafifleştirmektedir.

Rapor bazı cemaat ve tarikatları devlet için bir terör tehdidi ve tehlike olarak değerlendirmektedir. Bu gruplardan ilki Alparslan Kuytul’un Furkan Vakfı’dır.

“Kuytul’un, devlet karşıtlığı söylemi darbecileri savunmaya, bunun yanında birçok milli meselede Türkiye düşmanlarını tercih etmeye kadar ulaşmıştır. Öte yandan Hz. Peygamberin adını istismar ederek onun kendi mitinglerine katıldığını iddia etme noktasına gelmiştir.”

Bütün Nurcu gruplarını, Said Nursi ve Risale-i Nur’a olan bağlılıklarından dolayı eleştiren rapor, Demokrat Parti’ye destek vermeleri ve AKP’ye muhalif olmalarından dolayı Yeni Asya Grubu’nu teröre yardım ile suçlamaktadır: “15Temmuz darbe girişiminin ardından hükûmete yönelik aşırı muhalif tutumları ile paralel olarak FETÖ’yü destekler mahiyette yayınlar yaptıkları bilinmektedir.”

Erenköy Cemaati ise öğrenci sayılarına kadar fişlenmiş. Mesela yurtdışından Türkiye’ye 56 doktora, 255 master, 2200 lisans öğrencisi vs. getirdikleri rapora alınmış. Elbette başka rakamlar da var. Sonuç olarak iktidara yakın ama farklı siyasi yapılarla ilişkileri olduğu değerlendirilmiş. Farklı derken, AKP içindeki muhaliflerin kastedildiği aşikardır. “Geleneksel tarikat anlayışlarında görülen ve özgün dinî telakki ve uygulamalar açısından sakıncalı olarak değerlendirilebilecek bazı hususlar Erenköy Cemaatinde de bulunmaktadır.”denilerek rapor neticelendirilmiş.

İsmailağa Cemaati de Diyanet’in eleştirilerinden nasibini almıştır: “… giyim-kuşam başta olmak üzere kendi bazı özel tercihlerini İslam’ın vazgeçilmez uygulamaları gibi sunmaktadırlar. Böylebir yaklaşım Hz. Peygamberin sünnetini şekilciliğe indirgemek gibi bir imaj ortaya koymaktadır. Bu tür indirgemeci tercihler Müslümanları ayrıştırma riski taşımakta; birlik, beraberlik ve kardeşliğini de olumsuz etkileyebilmektedir.”

 

Raporda, Menzil Grubu’nun hem fikirlerinin sakıncalı olduğu değerlendirilmiş hem de devlet için tehlikeli oldukları ifade edilmiştir: “Grubun yukarıda sıralanan görüşleri, sahih İslam anlayışıyla bağdaşmamaktadır.Aslında benzer tasavvufî oluşumlarda görülen bu sakıncalı telakkiler Menzil cemaatinde daha çok vurgulanmakta ve etki sahası daha çok sade halk tabakası olduğu için daha çok yaygınlaşmaktadır. Son zamanlarda Menzil Grubunun bürokraside teşkilatlandığı ve kamuda etkinliğini artırdığı yönünde kamuoyunda bir kanaat dillendirilmeye başlanmıştır. Doğru olması halinde bu tezahürün ülkemizde orta ve uzun vadede sıkıntılara yol açacağı değerlendirilmektedir.”

 

Rapor’un Süleymancılar hakkındaki değerlendirmelerini okuyunca, Gülen cemaatinden sonra operasyon yapılacak büyük gruplardan biri, diye aklımdan geçti. Rapor resmen bu gruba savaş ilan ediyor. Aynen aktarıyorum:

 

Süleymancılar, alamet-i farika olarak kabul edilebilecek çeşitli simge ve imgeleri içinde barındıran bir yapıdır. Güçlü oldukları bölgelerde Diyanet İşleri Başkanlığı dahil, kendileri ile benzer faaliyet yürüten diğer kurum ve kuruluşlara karşıolumsuz bir bakışa sahip oldukları yukarıdaki bilgilerden anlaşılmaktadır. Öte yandan sahih İslam anlayışında yeri olmayan bazı fikir ve söylemlere sahipoldukları dikkatiçekmektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde faaliyet yürütüp örgütlenmişolan Süleymancıların, faaliyetlerinin arka planındaki gücün, öğrenilmeye değer bir bilgi olduğu değerlendirilmektedir.

 

Süleymancılarla ilgili olarak, onların, bir takım yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantısı olduğu iddialarının ciddiye alınması ve yeni bir FETÖ ile karşılaşmamak için gerekli incelemelerin yapılması, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Zira uzun yıllar cemaat bünyesinde çalışmış, içyüzlerine vakıf olduktan sonra onlardan ayrılmışolan ve cemaat içinde “Kozan İmamı”olarak bilinen Mustafa Akyıldız, oluşumun din anlayışı ve yapılanması ile ilgili oldukça ciddi iddialarda bulunmaktadır. Buna göre, cemaatin Türkiye genelinde bölgeler bazında “kolordu kumandanlığı” ismi altında yapılandıkları, kolordu kumandanlığı makamında olan kimselerin maddi açıdan özel imkânlarla donatıldığıöne sürülmektedir.

 

Cemaatin devlet anlayışına ilişkin ciddi iddialar da gündeme gelmiştir. İki dönem Hatay milletvekilliği yapmış olan ve cemaatin güney illeri sorumlusu (kolordu kumandanı) iken daha sonra oluşumdan ayrılan Hilmi Türkmen’in iddialarına göre, “cemaat mensupları bir kısım müesseselerde, devleti ele geçirmek siyasi bakımdan hakimiyetkurmak maksadıyla çalışmaktadırlar. Öylesine gizlidirler ki kendi aralarında birbirlerine telkin ettikleri, Kur’an ve

Hadise uymayan fikirleri kesinlikle dışarı açıklamazlar.”

 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Devlet fişlediği bu grupların bir kısmını DİB’e bağlamak sureti ile kontrol altına almak, bağlayamadıklarını da terör ithamı ile yok etmeye karar vermiştir. Bu karar hem raporun sonuç bölümünde işlenmiş hem de devletin uygulamaları ile kendini göstermiştir. Fethullah Gülen grubundan sonra Alparslan Kuytul ve Adnan Oktar’a yapılan operasyonlara yenilerinin ekleneceğini beklemek bir kuruntu değildir. Henüz kısa bir süre önce İhsan Eliaçık’ın geleneksel yeryüzü iftarına, polisin sert müdahalesi, raporun eyleme geçirildiğinin işaretidir. Hele bir İstanbul seçimleri geçsin, hep beraber göreceğiz Saray’ın operasyonlarını. Kurt kuzuyu yemeye karar vermiş bir kere.