Erdoğan’ın ABD ile örtülü savaşında Humeyni taktiği

Birçok yönü ile Erdoğan Türkiye’si, monarşi ile idare edilen Muhammet Rıza Pehlevi İran’ına benzemektedir. Ama Erdoğan, bir devrimin mimarı olan Humeyni gibi davranmayı tercih etmektedir. Babası Rıza Han’dan kısmen modernleşmiş ve ilerlemiş bir İran devralan Şah Muhammet Rıza, başarısız politikalar ile ülkenin ekonomisini her geçen gün biraz daha bozmuştu. Tarımın gerilemesi ile beraber köyden kente göç hızlanmış ve toplam nüfusun yarısı şehirlerde fakirlik içinde yaşıyordu.

Üniversite mezunları iş bulamıyor ve ekonomiye entegre olamıyorlardı. Zengin ile fakir arasındaki uçurum artmıştı. Üstelik Şah, dünyanın en büyük beş geleneksel ordusundan birine sahip olmak hırsı ile 6 milyar dolardan fazla askeri yatırım yaparak ekonomiyi iyice sarsmıştı. Toplumda hoşnutsuzluk artmasına rağmen o, halkın sesine kulak vermiyor kendi vehimler dünyasında yaşıyordu.

1979 İran İslam Devrimi’ne giden yıllarda İran’daki Şah Rıza muhalifler üzerindeki baskısını artırmıştı. Gazetelere ağır sansür uygulanması, aydınlara baskıların artması, muhalif partilerin kapatılması, istihbaratın toplum üzerinde kontrolünü arttırması ve hatta mitingler organize etmesi, devlet tekellerinin esnafı iflasa sürüklemesi, orta sınıfın her gün biraz daha fakirleşmesi, işsiz mezunlar ve toplumsal ahlakın çökmesi İran İslam Devrimi’ne zemin hazırlamıştır. Aslında İran’daki bu siyasi ve ekonomik konjonktür, Erdoğan Türkiye’sine çok benzemektedir. Binaenaleyh Türkiye’deki bu zorba düzene karşı da bir devrim beklenir. Benzer bir zeminin 1789 Fransız Devrimi’nden önce yaşandığını hatırlatalım.

İran’daki mezkûr kötü gidişat halkı sokaklara dökmüş ve Şah çareyi ülkeyi terk etmekte bulmuştu. Takvimler 1 Şubat 1979’u gösterdiğinde Fransa’da sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni Tahran’a geri gelmişti. Onun gelişi ile beraber İran İslam Devrimi gerçekleşmiş oldu.

Devrim’den sonra Humeyni, kurucusu olduğu rejimi oturtmak için İran’ı, öncelikle ABD ve Avrupa’dan izole etmeye çalıştı. Çünkü İngiltere ve ABD’nin İran’da ciddi askeri ve ekonomik yatırımları vardı ve onların müdahalesine engel olmak gerekiyordu. Bunun için kıvamı ve frekansı iyi ayarlanmış ve gerilim siyaseti takip etti. Bu gerilim siyasetinin iki yönü vardır. İlki dış düşmanlar üreterek içeride rejimin tartışılmasına fırsat vermeden halkın konsolidasyonu sağlamak. İkincisi ise ülkeye müdahale edebilecek ülkelerin dikkatini farklı yönlere çekerek, yeni rejimin tam yerleşmesi için zaman kazanmak.

Humeyni bu hedeflere ulaşmak için önüne gelen her fırsatı iyi değerlendirdi. En büyük fırsatlardan biri de ABD Tahran Büyükelçiliği’nin işgal edilmesidir. Devrik İran Şahı’nın ABD’ye sığınmasını protesto eden bir grup öğrenci 4 Kasım 1979’da ABD Tahran Elçiliği’ni basarak 52 kişiyi rehin almıştı.

Şah’ın iadesini ve ABD’de dondurulan İran varlıklarının serbest bırakılmasını talep ediyorlardı. Öğrencilerin bu eylemi Humeyni tarafından desteklenmiş ve ona hedeflerini gerçekleştirmek için muhtaç olduğu zamanı kazandırmıştı. 444 gün süren rehine krizi esnasında bir de başarısız bir kurtarma operasyonu da gerçekleştiren ABD Başkanı Carter, İran’daki rehine krizini iyi yönetemediğinden bir sonraki seçimlerde koltuğunu Reagan’a bırakacaktı.

1979’da İran’da yaşanan rehine krizinin benzeri 15 Temmuz Darbesi’nden sonra Türkiye’de de yaşanmaktadır. Bazı ABD elçilik çalışanları “casusluk ve hükümeti devirme” suçlaması ile tutuklandılar. Dahası İzmir’de misyonerlik yapan Papaz Brunson, Fethullah Gülen ile takas edilmek için rehin alındı. Başkan Trump’ın tehditleri neticesinde serbest bırakıldı. Ama diğer elçilik çalışanları ise hala tutuklu bulunmaktadır.

Bu yönü ile İran’da yaşanan rehine krizinin benzeri Türkiye’de hala yaşanıyor. Başkan Trump’ın da Türkiye ile yaşanan krizleri iyi yönetebildiği söylenemez. Bu durumun Trump’a Carter’ın akıbetini yaşatması ihtimal dahilindedir. Senato ve Kongre’nin Trump’ın Türkiye politikalarını tasvip ettikleri söylenemez.

İran İslam Devrimi’nin kendi topraklarına sıçramasından endişe eden Saddam Hüseyin’in İran’a saldırması, İranlıların yeni rejim ve yeni yönetim ile ilgili tartışmaları unutmasına ve Humeyni’nin etrafında toparlanmasına sebep olmuştur. Humeyni de dış düşman ve savaşı, içerinin konsolidasyonu için kullanmış ve bu siyasi zemine dayanarak kendi devrimini tahkim etmişti.

Erdoğan da benzer bir metoda başvurmaktadır. 15 Temmuz Darbesi’nden kısa bir müddet sonra TSK’yi terör bahanesi ile Suriye topraklarına sokmak suretiyle yeni rejim ile ilgili tartışmaları unutturmaya çalışmaktadır. Siyasetin ve toplumun dikkatini teröre ve dış düşmana yöneltmeyi ve toplumu terör ile mücadele konusuna motive ederek kendi etrafında toparlamayı hedeflemektedir. Suriye’ye girmek için öne sürülen PYD/YPG’nin Rojava’daki varlığı büyük bir illüzyondan ibarettir. Çünkü PYD/YPG’yi Rojava’ya yerleştiren koridoru açan Erdoğan’dan başkası değildir.

90’lı yıllara gelindiğinde Avrupa’da Müslüman-Hristiyan diyaloğu ile ilgili çalışmalarda ilerlemeler sağlanmıştı. Müslümanlar Hristiyan Batı’yı, Batı’da Müslüman Doğu’yu tanıma fırsatı yakalamıştı. Böylece iki dünya arasındaki kutuplaşmalar azalacak ve kutuplaşmalardan beslenen radikal düşünceler beslenme zeminlerini kaybedeceklerdi.

Kendini Batı karşıtlığı üzerine kuran İran rejimi bu durumdan hoşnut değildi. Derken Humeyni’nin imdadına Salman Rüşdi yetişti. 1989 yılında “Şeytan Ayetleri” (Satanic Verses) adlı bir kitap yayınladı. Müteakiben İslam dünyasında gösteriler başladı. Bunun üzerinde Humeyni, kitabın yazarı ve destekçileri için ölüm fetvası yayınladı. Böylece hem iki din arasındaki ılıman iklim kayboldu hem de Humeyni’nin hala ihtiyaç duyduğu İran’ı Batı’dan izole etme ve gerilim siyaseti devam etti.

Erdoğan’ın yeni bir can suyu olacak bir Salman Rüşdi henüz çıkmadı. Çıkmadı ama Erdoğan o boşluğu kendi ülkesindeki aydınları şeytanlaştırarak doldurmaya çalışmaktadır. Sanırım bu olay için kurban seçilen en önemli isimlerden biri Osman Kavala’dır. Erdoğan onun üzerinden Batı ile ilişkileri germeyi ve bu gerilimin kazandıracağı zaman ile 15 Temmuz rejimini tahkim için zaman kazanmayı planlamaktadır.

Ama Humeyni Devrimi ile Erdoğan Devrimi arasında çok önemli farklar vardır. İran İslam Devrimi gerçek bir devrimdir. 15 Temmuz ise sahte bir darbedir. Ne için köprüye çıktığını ve ne yapacağını bilmeyen bir grup Harp Okulu öğrencinin kellesini İŞİD’liler gibi kesmekle devrim yapmaya kalkışmak sahtekarlıktır. Saddam’ın İran’a saldırması ve İran’ın kendini müdafaa etmesi bir gerçektir. Ama YPG’nin Türkiye’ye saldırdığını iddia etmek ve buna dayanarak Suriye topraklarına girmek göz boyamacılıktır. Salman Rüşdi’nin İslam’a hakaret eden bir eseri olduğu gerçektir. Buna verilen tepkilerin de bir gerçek sebebi vardır. Ama Erdoğan’ın aydınları şeytanlaştırması büyük bir bühtan ve iftiradır.

Daha önce İran’da test edilmiş ve başarıya ulaşmış bir devrim planını Türkiye’ye, yalan ve uydurma gerçeklikler inşa ederek uygulamaya çalışmak, aslında 15 Temmuz Darbesi’nin arkasındaki beyin hakkında ciddi ipuçları vermektedir. Zaten Erdoğan’ın mezhepçilikle suçladığı İran da “15 Temmuz gecesi sabaha kadar uymadığını” ona hatırlatmıştı.