İslam Dünyası’nda modernleşme krizi

Gelenek kelimesinin zıddı olan “modern” kelimesi Latinceden Fransızcaya oradan da Türkçeye geçmiş olup, etimolojik olarak “revaçta olan, moda olan, itibarlı olan ve geçerli olan” demektir. “Yeni, yepyeni” de demek olan modern, bir mahiyet değişimini ifade eder. Nitel bir değişim demek olan modern kavramının üç boyutu vardır: Modernizm; yeni bir dünya tasavvurunu, modernleşme; bu tasavvurun inşa sürecini, modernlik (modernite) ise neticeyi yani yeni hayat tarzını ifade eder.     

Batı’da modernleşme; Kilise ve Hristiyan din adamlarının ürettiği değerler yerine insan aklını öne çıkaran felsefenin değerlerini ikame etme temayülüdür. Yani, Reform Hareketleri ile başlayan ve Aydınlanma Dönemi ile zirveye çıkan sosyal ve siyasal alandaki “akla dayalı” mahiyet değişimi ve dönüşümü olarak tanımlanabilir.

İslam Dünyası’ndaki modernleşme ise akıldan uzak Batı’yı taklit hareketidir. Avrupa ilerlemesinin sebeplerini araştıran Müslüman aydınlar, Batı türü bir mahiyet değişimi ile ancak ilerlemenin sağlanabileceğini düşündüklerinden bu taklidi tercih etmişlerdir. Ancak Batı’yı taklit ederken sebep sonuç arasındaki illiyet bağını kaybedip, Avrupa modernleşmesinin sonucu olan ürünleri, modernleşmenin sebeplerine dönüştürmüşlerdir.

Örneğin sekülarizm Avrupa modernleşmesinin en önemli sonuçlarından biri iken, Türkiye’de modernleşmesinin sebebine dönüştürülmüştür. Sekülarizmin Türkiye versiyonu olan Fransız tipi laiklik, bütün Türk modernleşme programının ruhu haline dönüştürülerek, radikal devrimlerle hayata geçirilmiştir. Rahmetli Şerif Mardin bu durumu “sekülerleştirici devlet politikaları” olarak tanımlar. Skolastik düşünceyi yıkan ve akla dayanan sekülarizm, Türkiye’de tartışılması yasak skolastik bir düşünceye dönüştürülerek kitlelere empoze edilmeye çalışılmıştır.

Aslında sorun tam da buradadır. Sekülarizmi yerleştirmeye çalışan Türk İnkılabının takip ettiği yöntem kendi içinde başarısızlığın sebeplerini de barındırmaktadır. Bu başarısızlık sebebi diğer İslam Ülkeleri içinde geçerlidir. Bu durumu bir veciz söz olarak şöyle ifade edebiliriz: Haddini aşan her şey zıddına inkılap eder.

Gerçek anlamda varlığından bahsedilemezse bile, bir coğrafi tanımlama için kullanılmaktadır “İslam Dünyası” kavramı. Halkının çoğunluğu, bir aidiyet olarak, kendini Müslüman olarak tanımlayan devletlere İslam Ülkeleri denmektedir. İslam Dünyası kavramı kendi içinde, birçok çelişki ile beraber modernleşme karşıtlığı da barındırmaktadır.

İslam Dünyası’nda üç önemli merkez, modernleşmenin öncüleri olarak öne çıkmıştır: Türkiye, Mısır ve İran. Bu üç merkez biraz da Müslüman Milletleri temsil etmektedirler. Bu merkezlerdeki modernleşme tasavvurları başarısızlığa uğramakla kalmayıp, aynı zamanda modernleşme karşıtı hareketlerin doğmasına ve bu hareketlerin modernite için birer tehdide dönüşmesine sebep olmuştur.

Bütün Arap Coğrafyasına örnek olması beklenen Mısır modernleşmesi, daha çok ve öncelikle Arap Ülkeleri olmak üzere, bütün İslam Dünyası’nı etkileyen Müslüman Kardeşler hareketinin doğmasına sebep olmuştur.

Mısır’da modernleşme hareketleri 19. Yüzyılın başında Mehmet Ali Paşa tarafından Fransa’ya gönderilen asker ve sivil bürokratlar aracılığı ile başladı. Asker ve aydınların müşterek bir modernleşme programı hazırlamaları modernleşmeye otoriter bir hüviyet kazandırmıştı. Aynı durum Türkiye ve İran’da da geçerlidir.

1882-1922 yıllarında İngilizlerin Mısır’ı işgal etmeleri ve bilahare Mısır’ın yarı sömürge bir krallık olarak devam etmesi beraberinde etkili bir hareketin doğuşunu da hazırlamıştır. Bu sömürge döneminde girişilen modernleştirme hareketlerine karşı duyulan tepki, Müslüman Kardeşler hareketinin doğuş sebeplerinden biri olarak değerlendirilebilir. Aslında Muhammet Abduh’un akılcılık mirasını devralan Müslüman Kardeşler hareketi İslam Dünyası’nda bir aydınlanma gerçekleştirme potansiyeline sahipti. Ama asker ve modern aydın despotizmi, Müslüman Kardeşler’in aydınlanma potansiyeline set çekip, modernleşme karşıtı bir harekete dönüşmesine sebep olmuştur.

İran modernleşmesi ile Türkiye modernleşmesinin benzerliği sadece otoriter olması değildir. Olgulara yaklaşımları benzerlik gösterdiği gibi, yapılan reformların tarihleri de birbirine yakındır. Türkler mi İranlıları, İranlılar mı Türkleri taklit etmektedirler? İçinden çıkılması zor bir soru. Her iki coğrafyada yapılan reformlar, sanki harici bir merkezden kontrol ediliyormuş hissi vermektedir.

Küçük bir örnek vermek gerekirse Türklerin, Kürtçeye yaklaşımı ile İranlıların Azericeye yaklaşımları tıpa tıp aynı olmuştur. Türkler, Kürtçenin Türkçe kökenli olduğunu söylerken, İranlılar Azericenin Farsçanın bir lehçesi olduğunu iddia etmişlerdir. Her iki ülkede de saltanatın kaldırılması ve milli devletlerin inşa edilmesi süreci birbirine çok benzemektedir. Elbette konunun millet inşası ile ilgili olduğunun farkındayım. Zaten milliyetçiliğin kendisi de modern değil midir?

İran’da Pehlevi Hanedanı eliyle hayata geçirilen otoriter modernleşme reformları Humeyni’nin öncülüğünde bir İran İslam Devrimi’nin doğmasına sebep olmuştur. Bu İslam Devrimi düşüncesi, İran’a yakın coğrafyadan başlayarak, bütün İslam Dünyası’nı etkileme potansiyeline sahiptir. En azından Şii coğrafyanın bütününün bu devrimin etkisinde olduğunu söyleyebiliriz.

İslam Dünyası’nda modernleşme hareketlerinin en uzun ömürlü olduğu yer ise Türkiye olmuştur. Yaklaşık olarak üç asır süren modernleşme hareketlerinin en belirgin karakteri ise jakoben olmasıdır. Bunun temel sebebi Avrupa tarzı toplumsal bir aydınlanma gerçekleşmeden veya bunun için çalışmadan, asker ve aydınlar eliyle tepeden inmeci bir modernleşmeyi gerçekleştirmeye çalışmalarıdır. Buna verilecek en güzel örnek, başındaki sarığı çıkarıp da şapka takmayan bir ilim adamı İskilipli Atıf Hoca’nın idam edilmesidir.

Bu tür şiddet hareketleri modernleşme karşıtı hareketlerin kendi içinde alternatif bir dil üretip ve devletten bağımsız eğitim kanalları geliştirmesine sebep olmuştur. Tarikat ve cemaat sohbetlerinden, tekke ve mabetlerdeki buluşmalarına, kahvehane muhabbetlerinden ve ülkü ocakları gibi farklı dernek ve vakıflarda yapılan toplantılara kadar birçok mekânda bu alternatif dil kullanılmış ve toplumsal eğitim başarı ile uygulanmıştır.

Bu alternatif dil ve eğitim, siyasal örgütlenmeyi de başararak iktidara gelmesini bilmiştir. Böylece Türk modernleşmesi finalini Recep Tayyip Erdoğan ile yapmıştır. Erdoğan’ın iktidara gelmesi ile modernleşme hareketi, İslam Dünyası’ndaki en büyük ve güçlü havzasını kaybetmeye başlamıştır. 15 Temmuz 2016 Darbesi, bir yönü ile modernleşmeye karşı yapılmış bir darbe olduğundan, modernleşme rafa kaldırılmış ve karşı reformlar hayata geçirilmiştir.

Peki çözüm nedir? Taklidi bırakıp esasa dönmektedir. Esas ise insanların akıllarını kullanmaya başlamalarıdır. Yani bir İslam Aydınlanması gerçekleştirilmeden üretilecek her çözüm eksik ve kadük kalacak ve modernleşme hareketleri de başarısızlığa uğrayacaktır. Aydınlanmanın şiarı olan “Sapere aude” yani “aklını kullanmaya cüret et” Müslümanların da şiarı olmalıdır.

Ben, aklı kullanmanın ve akıl ile ulaşılacak neticenin Müslümanların kutsal iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnet ile çelişmeyeceğini düşünüyorum. Muhammet Abduh’dan övgü ile bahseden Said Nursi’nin akıl konusundaki şu cümleleri herkese cesaret vermelidir: “Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur.” Yani eğer ayet ve hadislerde akla aykırı bir şey ile karşılaşırsanız, o vakit aklı esas yaparak, o ayet ve hadisleri akla göre yorumlayınız. Yani aklınızı kullanmaya cüret ediniz.