Hakikat ortada: Türkiye Müslümanları Ermenilere ihanet etmiştir

Fatma Kaya, Mehmet Aydoğdu ve Fatma Akın yıllar önce vefat edip, aramızda ayrılmış üç insan. Bu üç isim bir katliamın artık yaşamayan şahitleri (delilleri) olmalarından dolayı bu yazının konusu olmuşlardır. Kimdi bu insanlar? Gerçek isimleri neydi? Anne ve babaları kimlerdi? Akrabaları ve kardeşleri var mıydı? Aileleri zengin miydi, fakir miydi? Nerede, hangi mahallede doğmuşlardı? Doğum tarihleri neydi? Bir insan için sorulabilecek bu ve benzeri soruları bu kişiler için sormak anlamsızdır. Çünkü bir yönüyle “kılıç artığı” sayılabilecek bu insanlara ait bu tür bilgiler bulunmamaktadır.

Tehcirden evvel Malatya’da yaklaşık 40 bin Ermeni yaşamaktaydı. Malatya’da ticaret ve çiftçilikle meşgul olan Ermenilerin üç büyük Kilisesi ve üç lisesi bulunmaktaydı. 24 Nisan 1915 Tehcir Kanununun icrası için, başka yerlerde olduğu gibi, Malatya’da da yaşayan Ermeniler kafileler halinde Suriye ve Erivan’a sürgün edilirler. Erivan’a yerleşen Ermeniler orada Yeni Malatya adıyla yeni bir mahalle kuracak kadar da memleketlerine sevdalıydılar. Malatya aynı zamanda Kayseri ve Samsun’dan Musul’a sürülen Ermenilerin de geçiş güzergahında bulunmaktaydı. Bu bilgileri, olur da geçmişteki kayıpların izini sürmek isteyen birileri çıkar diye veriyorum.

Sürgün edilen kafilelerden biri, şimdi Adıyaman sınırları içinde kalan, Yarpuzlu köyünden geçerken eşkiyaların saldırısına uğrar. Gerçi kafilenin güvenliğini sağlamak için zaptiyeler vardır ama nafile. Eşkiyalar kafileyi talan eder ve devlete emanet edilmiş insanları öldürürler. Kaçan canını kurtarır. Kafileden geriye üç küçük çocuk/bebek kalır. Ebeveynleri ya öldürülmüş veya can havliyle kaçmışlardı. Belki de daha evvel öldürülmüşlerdi de kafileden bazıları onları himaye ediyordu. Hakikatı tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ama kafileden geriye üç bebek kalmıştı.

Annemin dedesi Nasır Ağa bir kız çocuğunu evine, himayesine alır. İsmini Fatma (Kaya) koyar ve o, benim anneannemin kardeşi olur. Büyüklerimizin anlatımına göre Fatma’ya tıpkı ailenin ikinci kızı gibi muamele ederler. Diğer evlatlarından ayırmazlar. Fatma büyür ve dünya güzeli bir kız olur. Fatma’ya babamın amcası Mehmet talip olur ve evlenirler. Fatma Kaya’yı görmedim ama kızı Saadet’i, (biz Saadet hala derdik) gördüm ben. Çocuklarını da bilirim. Fatma Kaya’nın torunları olan akrabalarımız halen Malatya’da yaşıyorlar. Kafileden geriye kalan diğer iki çocuk Mehmet Aydoğdu ile Fatma Akın’ın hikayeleri de tıpkı bunun gibi. Bunların da torunları Malatya’da yaşamaya devam ediyorlar. Fatma Akın’ın torunlarına amca olmak da bana nasip oldu. Böylece isimleri ve cisimleri ile beraber tarihe bir not daha düşmüş olduk.

Elbette bu üç çocuk bir çok akranına göre şanslı bile sayılabilir. Çünkü bazı tarihi kayıtlar Ermeni çocuklarının askerler tarafından toplanıp, toplu şekilde katledildiğini de nakleder. Mesela Said Nursi, Birinci Dünya Savaşı’nda askerler tarafından katledilmek üzere Bitlis’te toplanan binlerce Ermeni çocuğu, komutanlarını ikna ederek katledilmekten kurtarıp, ailelerinin yanına gönderdiğini anlatır. Kanaatimce Said Nursi bir istisnadır.

Yaptığım araştırmalarda diğer şeyhlerin ve/veya hocaların bu katliamlara ve talana karşı durduğunu anlatan başka vesikaya rastlamadım. Bu konularda çalışan tarih profesörü bir arkadaşıma sorduğumda; şeyhlerin ve hocaların genel konjonktüre uygun davrandıklarını söyledi. Muhtemeldir ki onların bir çoğu da bu katliamlara iştirak etmişti.

Tekvir Suresi 8 ve 9. ayetleri; “Diri diri gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman” diyerek bir masum ve suçsuzu öldürmenin ne büyük bir iş ve ne büyük bir günah olduğuna işaret ederek, onun hesabının mutlaka sorulacağını ifade ediyor. “Ben Allah’a inanıyorum” diyen, “ben Müslümanım” diyenlere şunu sormak istiyorum: Ermenilerin binlerce çocuğu, işledikleri hangi suçtan dolayı öldürüldüler? Tekrar soruyorum: Ey hocalar, ey hacılar, ey şeyhler sizler bunun cevabını verebilir misiniz? Binlerce çocuk hangi suçlarından dolayı öldürüldü?

Hani, Ermeniler Ehl-i Zimmet idi? Hani, İslamiyet onları korumayı taahhüt ediyordu? Ermenilerin, canlarını ve mallarını koruma karşılığı alınan cizye adındaki vergiyi son güne kadar ödediklerini tarih kaydediyor. Cizyeyi alıp sonra da öldürmek, mallarına el koymak veya binlerce yıldır yaşadıkları vatanlarından sürmek hangi kitapta yazıyor?

Bir hakikat var: Türkiye Müslümanları Ermenilere ihanet ettiler. Cizyeyi aldıkları halde canlarına kıydılar, mallarını yağmaladılar ve yurtlarından sürdüler. Kimse bana Ermeni Taşnak ve Hınçak çetelerinden bahsetmesin. Ermeni çeteleri ile de, Müslüman çeteleri ile de mücadele etmek ve onların saldırılarından halkı korumak devletin görevidir.

Suriye Valisi Ebu Ubeyde bin Cerrah Bizans saldırılarından, Humus halkının can ve mal güvenliğini koruyamayacağını anlayınca, Hristiyan halktan topladığı cizyeleri iade etmişti. Nasıl olsa Bizanslılar da Hristiyan deyip, Humus halkına karşı herhangi bir olumsuz teşebbüste bulunmamıştı. Devlet olmak ciddiyet ister. Görevini yapamayıp topyekün bir milleti yok etmeye kalkışmak ne insanlığa, ne İslam’a, ne de herhangi bir hukuka sığar. Olsa olsa vahşi hayvanlar arasında geçerli olan, güçlünün zayıfı yediği orman kanuna sığar.

Bir de yazılı olmasa da komşuluğun, ortak geçmişin, teşriki mesainin ve yakınlığın doğurduğu bir hukuk var ki, buna “meveddet hakkı” deniyor. Öyle ki Hazreti Peygamber dahi tebliğini yaparken, muhataplarından inanmasalar bile bu meveddet hakkına riayet beklediğini Kur’an ifade etmektedir: “…De ki; Ben bu risalet ve irşat hizmetimden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur…”

Hal böyle iken bin yıldır birlikte yaşadığınız, komşuluk yaptığınız, alışveriş yaptığınız, gerektiğinde borç aldığınız ve yardım istediğiniz, çocukken sokakta birlikte oynadığınız, aynı meclislerde oturup, sohbet edip karşılıklı güldüğünüz insanlara karşı, ne oldu da bir anda hasım kesilip mallarına ve canlarına kast etmeye başladınız? Sizde bu meveddetten ve mürüvetten nasip yok mudur?

Yüzleşmenin vakti geldi ve geçiyor. Geçmişle yüzleşmemiz gerekiyor. Biz Müslümanlar; Ermenisi ile, Rumu ile, Süryanisi ile ve Yahudisi ile ortak vatanı paylaştığımız insanların hukukunu koruyamadık. Hem insanlığımızın, hem dinimizin, hem de kültürümüzün gereğini yapamadık ve zalimlerden olduk. 1914 yılında yaklaşık % 30 olan Gayrimüslim nüfus bugün yüzde 1 civarında. Hani nerede Ermeniler, nerede Rumlar, nerde Süryaniler ve nerede Yahudiler? Sadece bu soru bile zulmün arşı inlettiğini gösteriyor.

Geçmişte işlenen haksızlıklarla, zulümlerle ve katliamlarla yüzleşemediğimiz için haksızlık, zulüm, katliam şekil değiştirerek varlığını devam ettiriyor. Şimdi kendi din kardeşlerine kıyıyor. Son sözü Mehmet Akif’e bırakayım o halde:

“Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…

Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!”