Diktatörlerin Sonu

 

Zamanı doğru okumak herkese nasip olmaz. Zamanı ve zemini, içinde bulunduğu şartlara göre doğru yorumlayanlar isabetli kararlar verebilirler ve geleceği yeniden şekillendirmek için projeler üretebilirler.

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılışına şahitlik edenler büyük bir ümitsizlik içinde kıvranırken, Bediüzzaman etrafına hep ümit saçmıştır. İslam alimleri bile; “zaman, Ahir Zaman’dır, her gün daha da fenalaşacak,”dedikleri bir zamanda Bediüzzaman, Neden dünya herkese ilerleme dünyası olsun da, yalnız bizim için gerileme dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Gelecekteki insanlarla konuşacağım…” diyerek zamanı okuyamayan, ümitsiz insanlara sırtını çevirmiş ve yeni bir nesil inşa etmeye girişmiştir.

 

Bediüzzaman insanı ve toplumu yeniden inşaya girişirken, yıkılışlar çağının ümitsizliğini ve iradesizliğini yaşayan pörsümüş insanlarla beraber yürünmeyeceğini düşündüğünden, onlarla yollarını ayırmış, eskimemiş ve zamanın yıpratmadığı yeni insanları aramaya ve yetiştirmeye koyulmuştur.

 

İslamiyet’in ruhunu bırakıp, zamanı tarihsellik perspektifinden okuyan, dış görünüşü medeni ama dinen lakayt insanları hakikate davet ederken; İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, İslâmiyet hakikatini kâinat üzerinde hakkıyla gösterecek olan nesl-i cedid gelsin!” demiştir.

 

Bediüzzaman, Osmanlı Devleti yıkılıp yerine Türkiye devleti kurulduğunda, milli mücadeleye olan katkılarından dolayı Ankara’ya ısrarla davet edilmişti. O da araya kıramayacağı dostlarının araya girmesi ile bu davete icabet etmişti. Ankara’da kısa bir süre kalır. Mustafa Kemal ve Mebuslarla görüşür ve onlara nasihatlerde bulunur. Ankara’nın dine karşı lakaytlığını ve batılılaşma perdesi altındaki dinsizlik faaliyetlerini görür. Ankara’nın gidişatına yön vermeye ve onları hayra kanalize etmeye çalışır. Bunun için Ankara’da bir beyanname yayınlar.

 

Mustafa Kemal’in kendisine teklif ettiği “Şark Vilayetleri Umum Vaizliği”görevini kabul etmez. Devlet, İslam’ı ve ondan doğan hareketleri kontrol etmek ve sadece namaz ve oruç gibi ilmihal bilgilerine dayalı resmi bir din anlayışı oluşturmak istiyordu. Bediüzzaman bunu alet olmak istemediği için verilen vazifeleri reddeder.

 

Bediüzzaman hayatının hiçbir safhasında asayişi bozacak bir tavır içine girmemiştir. Bilakis huzur ve emniyeti temin edici bir usul benimsemiştir. Ankara’dan sonra Van’a çekilince hem Şeyh Said bir ayaklanmaya davet için mektup gönderir, hem de Hamidiye Alayları’nın muktedir kumandanı Kör Hüseyin Paşa isyan için izin ister. Ama Bediüzzaman bunlara müsaade etmez ve “dahilde kılıç çekilmez, milleti irşat etmek gerekir”diyerek Onları vazgeçirmeye çalışır. Eğer Bediüzzaman Kürtlerin ayaklanmasına müsaade etseydi, muhtemelen tarih farklı bir şekilde yazılacaktı.

 

Buna rağmen, Devlet Bediüzzaman’ı rahat bırakmaz.Devletin, Bediüzzaman’ın peşini bırakmaması ve O’nu ve düşüncelerini yasaklamaya çalışmasının temel nedeni şudur:Bediüzzaman’ın bağımsız bir kişi olması, devletin yönlendirmelerini reddetmesi ve yeni bir dirilişin temellerini atmasıdır. Türkiye’de laiklik, devletin dini kontrol altına alması demektir. Bediüzzaman’ın maruz kaldığı suikastların, hapislerin ve sürgünlerin temel nedeni O’nun, Devlet’in kontrolüne alamadığı bir alim olmasıdır.

 

1922 yılında Ankara’da Hûbab Risalesini bastırır ve dağıtır. Hûbab Risalesi’nde hem müstebitlerin akıbetini anlatır, hem de alimlere dini satmamalarını söyler. Bu bir bakıma devlet – din ilişkilerinde herkesin durmaları gereken yere işaret etmesi bakımından önemlidir. İki küçük paragrafa dünya kadar şey sığdırır.

 

 “İ’lem ey mağrur, mütekebbir, mütemerrid nefis!

Sen öyle bir zâfiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür…

 

“İ’lem ey din âlimi!

‘Ücretim az, ilmime rağbet yok’diye mahzun olma. Çünkü mükâfât-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfat-ı uhreviyeye nâzırdır. Öyleyse, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metaına satma…”

 

 

Twitter: @aliagcakulu

Mail: aliagcakulu@hotmail.com