Rabbani Bir Sisteme Doğru

Siyasal sitemlerin rububiyet ile ilişkisi göz önüne alındığında üç temel siyasal sistem ortaya çıkarılabilir. Özet olarak bakıldığında; Allah’ın rububiyetini kabul eden Teizm inancındaki dinlere göre, Allah’ın kainat ve insanlar üzerinde tasarrufu devam etmektedir.  İbrahimi dinlerin siyasal sistemleri bu kategoriye girmektedir.

Deizm ve Panteizm inançlarını kabul edenlere göre, Tanrı kainatı yaratmış veya imar etmiş ama müdahale ve tasarrufu devam etmemektedir. Rububiyetin işlevi akıl ve bilime yüklenmiştir. Liberalizm ve muhafazakarlık gibi siyasal sistemler buna örnek teşkil ederler.

Ateizm ise Tanrı fikrini esas olarak reddettiğinden O’nun sıfatları ve rububiyeti ile meşgul olmayıp, Tanrı yokmuş gibi bir davranmayı tercih eder. Tanrı’nın rububiyetini bir topluluk veya kişiye transfer etmeyi ve buna dayalı bir siyasal sistemi öngörür. Komünizm ve faşizmin bazı türlerini buna örnek gösterilebilir.

Önceki yazıda Rab ve Rububiyet kelimelerinin anlamı üzerinde durmuştuk. Özetle Rab; “Malik”, “tasarruf eden”, “efendi”, “idare eden”, “terbiye eden”, “üstün gelen” “idaresi altına alan”, “öğreten ve yol gösteren”, “teklif, emir ve yasak eden”, “korkutan” anlamlarında kullanılmıştır. Rab kelimesinin ihtiva ettiği manalara bakıldığında, bu kelimenin siyaset ilişkisi apaçık ortada durmaktadır. Gerçekten Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın Rab oluşundan bahsederken böyle bir manayı ihtiva ettiği anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Fatiha Suresi’nin tefsirinde “er-Rahman” kelimesinde nizam ve adalete, “âlemlerin Rabbi” kavramında ise, adalet ve peygamberliğe işaret vardır, der. Yani bu kelimenin manasında mündemiç olan siyaset ve siyasal sisteme atıf olduğunu söyler. “Nizam” kavramı doğrudan devlete işaret eder. “Adalet” kavramı ise devletin hedefi ve karakterini ifade eder. Bu iki kavramın öne çıkarılması ise din ve siyaset ilişkisinin temellendirilmesi bakımından önemlidir.

Seyyid Kutub ise kainatı yaratan Tanrı’nın tasarrufunun, sosyal hayat üzerinde de devam ettiğini veya etmesi gerektiğini ve Rab kelimesinin bu anlama da geldiğini söyler. Kainatı yaratmayı ayrı bir Tanrı’ya, sosyal ve siyasal hayatın tasarrufunu ayrı bir Tanrı’ya ya da bazı din adamları zümresine havale etmeye şirk nazarı ile bakmaktadır.

Siyaset de, bir yönüyle insanı terbiye ve idare ederek insana asıl misyonunu kazandırma ameliyesidir. Allah’ın insan üzerindeki rububiyetine bu açıdan bakıldığında mesele vuzuha kavuşacak ve rububiyet ile siyaset arasındaki kuvvetli ilişki ortaya çıkacaktır. Siyaset alanında Allah’ın Rab olarak kabul etmek, O’nun kainat, insan, toplum ve devlet hayatı üzerinde bütüncül bir bakış açısı ile, tasarrufunu kabul etmek demektir.

Kur’an-ı Kerim’in Besmele ayetinden sonra ilk ayeti Rabbani bir siyasi sistem hakkında düşünmek isteyenlere fikir vermektedir: “Hamd alemlerin Rabbi Allah’a aittir.”Tefsirlerde “hamd” kelimesinin genellikle, “övgü, sena ve şükür…” anlamlarına geldiği ifade edilmektedir. Yani insanlık alemi dahil, bütün alemleri yaratan, terbiye ve idare ederek kemale giden yolu gösteren Allah, yüceltilmeye tek layık olandır. Her türlü işlerimizde biricik referans ve rehber  olan sadece ve sadece Rab’dir.

Kur’an’da Rububiyet tecellilerini anlatan yüzlerce ayet vardır. Ama konumuzun iyice anlaşılması için Hazreti Musa kıssası çok önemlidir. Naziat Suresi 17-24. Ayetleri Firavun’un Rab iddiasını şöyle ifade etmektedir.

“Haydi Firavun’a git! Çünkü o azmıştır.

Ona de ki: İster misin (küfür ve isyanından) temizlenesin?

Seni Rabbine ileteyim de O’na karşı derinden saygı duyup korkasın!

Derken Mûsâ ona en büyük mucizeyi gösterdi.

Fakat o, Mûsâ’yı yalanladı ve isyan etti.

Sonra sırt dönüp koşarak gitti.

Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi:

‘Ben, sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi.”

Firavun kendi adamlarına ben sizin İlahınızım demiyor. Ben sizin en yüce Rabbinizim! diyor. Bu kıssayı anlatan başka ayetlere bakıldığında Firavun’un gökteki bir Rabbin varlığını kabul ettiği hemen anlaşılıyor. Zaten ayette de “en yüce Rab benim!” derken, zımnen başka bir Rabbin varlığını da ifade etmektedir. Ama Mısır’da kendi iktidarını gökteki Rab ile paylaşmak istemediği için  “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” diyor.   Belki, o dönemde onu güneş tanrısı (ilahı) olarak görüp ona ibadet edenler de vardı. Bu olağanüstülük fantezisi onun iktidarına güç verse de onun asıl derdinin Mısır’da siyasal iktidarı devam ettirmek olduğu anlaşılıyor. Onun için en büyük Rab iddiasını ileri sürüyor. Kur’an bu durumu “azgınlık” olarak ifade ediyor.

Firavun’un demek istediği şuydu: “Bu Mısır ülkesinin sahibi benim. Tüm emir ve yasakların teşriî kaynağı ancak ben kabul edilebilirim. Benden başka hiç kimse emir vermeye yetkili değildir. Musa da kim oluyor? Kim bu, alemin rabbinin delegesi sıfatıyla karşıma çıkıp da, kendisi hükümdar, ben tâbî imişim gibi bana emirler tebliğ eden adam?” Saray erkanına dönerek onlara:

“Ey kavmim! Mısır’ın krallığı bana ait değil mi? Bu altımdan akan ırmaklar benim değil mi.” (Zuhruf 51)

diye sorması bundandır.  Ve Musa’ya tekrar tekrar:

“Bu ülkeyi ele geçiresiniz diye bizi atalarımızın dininden vazgeçirmeye mi geldiniz.” (Yunus: 78),

“Ey Musa, büyücülüğünün kuvvetiyle bizi ülkemizden sürmeye mi geldin!”(Taha: 57) ve

“Onun dininizi değiştireceğinden yahut ülkede karışıklığa sebep olacağından korkuyorum.” (Mümin: 26)

şeklinde sorular sorması bundandı. Bunlar ve daha başka ayetlere baktığımızda Firavun’un rububiyet iddiası Mısır’daki hakimiyetini devam ettirme mücadelesi olduğu apaçık ortaya çıkacaktır.

Konu ile alakalı yine Kur’an’ın başka bir ayeti meseleye farklı bir derinlik kazandırmaktadır.

De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz Müslümanlarız.” (Al-i İmran:64)

Bu ayet, İbrahimi dinlerin mensuplarını, rububiyet hakikati etrafında müşterek çalışmaya bir davettir. Ve iki temel esasa dayanmaktadır. Uluhiyet yani Allah’tan başka ilahları reddedip sadece Allah’a ibadet ve rububiyet yani her türlü terbiye, tasarruf ve hakimiyeti Allah’a dayandırmak.

Bu âyet inince, daha evvel Hıristiyan iken sonra Müslüman olan Adiy b. Hâtem, “Ya Resûlallah, biz din büyüklerimize tapmazdık” dedi. Hz. Peygamber de; “Onlar size bir şeyi helâl veya haram kılar, siz de onların dediklerine uymaz mıydınız? İşte bu, onlara tapmak demektir” buyurdu. Yani emir ve yasa(k) koymayı rububiyet ve bu emir ve yasa(k)lara isteyerek uymayı da kulluk şeklinde değerlendirmek pekala mümkündür ki ayet de “bazınız bazınızı Allah’tan başka Rab edinmesin” derken yasa(k) koyma yetkisinin sadece Allah’a  ait olduğuna vurgu yapmaktadır.

Hülasa İslam siyaset teorisini rububiyet hakikati etrafında örgüleme gerektiği kanaatindeyim. İslam’ın bizlere sunduğu yelpazenin genişliğini daraltma cüretini de göstermiyorum. Benimki sadece bir düşünce. Başka ilim adamları ortaya çıkıp İslam siyaset teorisini başka esaslara da dayandırabilirler. Benim düşüncelerim hatalı bile olsa hakikatin ortaya çıkmasına yardımcı olacağından ilme hizmet etmiş olur.