Black Mirror ve Böcek Avı

Black Mirror TV dizisini herkese tavsiye diyorum.

Dizi İngiliz yapımı ve yapımcıları da Charlie Brooker ve Annabel Jones.

Netflix’te yayınlanıyor. Yakında dizinin 4. sezonu başlayacak. Merakla bekliyorum.

Filmin türü bilim-kurgu. Bilim kurgu dediysem öyle uzay araçları, robotlar falan yok.

Modern teknolojinin modern toplumdaki beklenmedik sonuçları dizinin konusu.

Ben, dizinin her final sahnesinde hayal kırıklığı yaşadım.

Hayal kırıklığı yaşamamın sebebi, bölümlerin beklentilerimin zıddına bitmesi.

Dizinin en ilginç bölümlerinden biri 12ncisi: “Men Against Fire.”

Bu bölümde askerler ormanda yaşayan “roaches” yani “hamam böcekleri” denilen saldırgan canavarların avına çıkarlar.

 

Sofistike olan bu askerlerin beyinlerine birer çip yerleştirilmiş ve gözlerinde de kamera ve ekran olabilme özelliği olan lensler vardır. Beyinlerine yerleştirilen çipler sayesinde askerlere hayali şeyler gerçek gibi gösterilebilmektedir. Rüyaları dahi kontrol edilmektedir.

Mesela, rüyalarında mutlu bir aile babası olabilmektedirler.

Böcek denen canavarlar ise aslında, ormanda saklanan ve modernitenin etkilerinden kendilerini muhafaza etmiş doğal insanlar. Ama sistem onları çeşitli hastalık ve problemlerin kaynağı olarak gördüğünden, onları yok etmeye karar vermiştir. Bundan dolayı askerler, beyinlerindeki çipler sayesinde, o insanları canavarlar gibi görmekte, seslerini de hırıltılar şeklinde duymaktadırlar. Hatta kaçışan o insanları da saldırgan canavarlar olarak görmektedirler. Bundan dolayı sofistike askerler, karşılarına çıkan kadın, çoluk, çocuk ne varsa, canavar öldürür gibi öldürmektedirler.

İnsan neslinin, insan olarak devamını sağlamaya çalışan ormandaki dostlar ise bir cihaz geliştirmişlerdir. Kalemden biraz büyük cihazın ışığını askerlerin gözlerine tutabilirlerse, beyindeki çipin fonksiyonunu bozabiliyor ve askerlerin gerçeği görmelerini sağlayabiliyorlar. Bir operasyon sırasında yaralanan canavarlardan biri, son nefesini vermeden, bir askerin gözüne ışık tutmayı başarır… 

Sayın Ali Koç; “50 yaşındayım ve ülkemde hiç bu kadar ayrışma görmedim. Ülke karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüş durumda” dedi. Sayın Koç çok isabetli bir tespitte bulunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti tarihine, bir bakıma, toplumsal ayrıştırmalar tarihi de denilebilir. Devlet kurulduğu günden beri, toplumun belli kesimlerini ötekileştirilmiş ve emir kullarını onların üzerine saldırtmakta tereddüt göstermemiştir.  

Dindarlara yüz yıl mürteci denmiş, karafatma (böcek) denmiş, ötekileştirilen dindarlar toplumun diğer kesimlerine öcü ve canavarlar gibi gösterilmiştir. Toplum dindarların öcü olduğuna inandırılmaya ve infazları da meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.       

Aleviler de yok edilmesi gereken bir topluluk olarak görülmüş, ötekileştirilmiştir. Aleviler için ne türlü iftira ve bühtanın toplumda yaygın bir şekilde söylendiğini herkes bilir. Şimdi de Alevilerin evlerini işaretliyorlar.    

Kürtlere, “karda yürürken ‘kart, kurt, kürt’ sesi çıkaran Türklersiniz!” denmiş. Olmayınca “kıro” denmiş, aşağılanmışlar ve zorunlu göçlere tabi tutulmuşlar. Kürtlerin köyleri ve şehirleri yakılmış, yıkılmış. Üzerlerine ölüm yağdırıldığı da olmuş. Kürt demek bile bir gün yasaklanabilir.

Ermeniler, Yezidiler, Süryaniler, Rumlar ve Yahudiler de bu ayrıştırma girişimlerinden yeterince nasiplenmişlerdir.

Şimdi de hain darbe girişimi sonrasında bir başka grup ötekileştiriliyor. Böcek benzetmesi en hafif olanı. İrticanın yerine konulan Fetöcü, gizli Fetöcü, kripto Fetöcü, geçmişte Fötücü, potansiyel Fetöcü gibi kavramlar ile bu iddialarla bir ilintisi bulunmayan insanlara karşı da yeni ötekileştirme ve yok etme operasyonları yapılabiliyor. 

Türkiye, Ak Parti’nin iktidarının ilk on yılında kurulan kardeşlik ve beraberlik ortamını kaybetmiş durumda. Ak Parti’nin hükümet olarak tesis etmeye çalıştığı bu ortama en büyük desteğin şimdi en ağır ithamlara maruz bırakılan insanlardan geldiğini ikrar etmeliyiz.  

O günlerin etkinliklerinin sağladığı sıcak su akıntıları, siyasi aidiyetler arasında geçişliliği de beraberinde getirmişti. Mesela yedi ceddi CHP’li biri Ak Parti’ye, muhafazakâr biri CHP’ye, bir Türk milliyetçisi Selahattin Demirtaş’a, bir Kürt milliyetçisi de Ak Parti’ye veya MHP’ye oy verebilecek seviyeye gelmişti. Hal böyle olunca partiler de halkta karşılığı olan adaylarla seçimlere girmek zorunda kalmışlardı. Yani siyasetin kalitesi ve güvenilirliği yükselmişti. 

Siyasiler bu durumdan ve toplumsal barıştan yararlanmak yerine kendi tabanlarını korumayı daha fazla sağlayacağı umuduyla farklı bir yol tuttular.

Bugün gördüğüm, Türkiye toplumunun şimdi Ali Koç tarafından bile farkedilir duruma gelen bölünmüşlüğüdür.

Yaşanması tehlikeli bir ülke bugün Türkiye.

Bu sebeple de bana ‘Black Mirror’ dizisinin ‘Men Against Fire’ bölümünü hatırlatıyor.

Kısmet olursa önümüzdeki hafta toplumsal parçalanmada medyanın rolü üzerinde durmayı düşünüyorum.