Dûyun-u Umumiye Ayak Sesleri

Bana göre Türkiye’nin önündeki en büyük problem, TSK’nın Afrin’e girmesi değildir. Konuya daha mahruti bakınca Türkiye’nin bir yönetim krizi, onun da arka zemininde bir rejim krizi yaşadığı görülecektir.

Zamanın Anadolu insanlarının genlerine işlediği üç önemli hastalık; cehalet, fakirlik ve tefrika (ayırımcılık­­) tedavi edilmediğinden, bu üç hastalıktan beslenen tarih sık sık tekerrür etmektedir.

Zülfü yâre ve zülfü ağyare dokunmasın diye bütün suçu zaman ve tarihe attım.

Evet, bu mübarek topraklarda zaman dairesel hareket ettiğinden, tarih sık sık tekerrür ediyor. Yaklaşık yüzyıl önce, memleketi dilediği gibi idare eden İttihat ve Terakki Partisi, iktidarı cebren ve hile ile ele geçirmişti. Her ne kadar görünürde Meşrutiyeti yani Demokrasiyi ilan etseler de, İttihatçılar, Anayasayı fiilen askıya almış ve koskoca bir imparatorluğu kendi akılları veçhile idare etmişlerdi. Balkan Savaşları ve I. Birinci Dünya Savaşı’ndaki hatalı tercihlerinden dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına sebep olmuşlardı. Vatan aşkı ile yola çıkmış olmaları eldeki vahim neticeyi değiştirmemişti.

Elbette İttihatçılara gelinceye kadar Devlet-i Aliye’yi çöküntüye götüren birçok hadiseler zinciri yaşanmıştır. Bunlardan biri de Dûyun-u Umumiye İdaresi yani Borçlar Genel İdaresi’nin kurulmasıdır.

Osmanlı Devleti’nin kendi kendine yeten bir ülke olmaktan uzaklaşması, beraberinde içeriden ve dışarıdan borçlanmayı getirmiştir. İlk dış borç 1854 yılında Kırım Harbi münasebeti ile alınmıştır. Bilahare hemen hemen her girilen savaşın bütçesi borçla karşılanmıştır. Sadece savaş için değil, mesela Yıldız Sarayı gibi sarayların inşasından tutun da Hicaz Demiryolu projesi gibi projelerin gerçekleştirmesi için de borca müracaat edilmiştir.

Aşırı borç yükü ve faizlerinin altından kalkamayan Osmanlı Devleti bir müddet sonra moratoryum ilan etmiştir. Yani iflasını açıklamıştır. Neticede alacaklıların talebi ile uluslararası bir komisyon kurularak, Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin bir kısmı bu borçlara ayrılmıştır. Kurulan Borçlar Genel İdaresi, adeta devlet içinde bir devlet olmuş ve devletin maliye ve ekonomisini etkisi altına almıştır. Her ne kadar Lozan Antlaşması’nda kaldırılmış olsa bile, Türkiye, 1954 yılına kadar bu borçları ödemeye devam etmiştir.

Biraz anakronizm olsa bile bu örnek, konumuzu izah etmek için kıyaslar ihtiva etmektedir.

Teşbihte hata olmaz. Bana göre AKP iktidarının son yıllarındaki Türkiye ile Osmanlı Devleti’nin son yılları arasında ciddi benzerlikler bulunmaktadır. Dolayısı ile bir devletin yıkılış ayak seslerinin geldiğinin uyarısını yapmak her şeyden önce bir vatandaşlık görevi ve aydın sorumluluğudur.

15 Temmuz Olayı ve sonrasındaki gelişen pre-modern idare biçimi, 31 Mart Olayı ve sonrasındaki yönetim biçimi ile fena halde örtüşmektedir. Karanlıkta kalan darbe teşebbüsleri ve değişen rejimler. Bunun doğurduğu keyfi idareler. Müteselsil daireler halinde toplumun her kademesine yayılan istibdat ve hukuk tanımazlık ruh hali. Meşrutiyeti / Demokrasiyi korumak adına bunların rafa kalktığı dönemler. En önemlisi de yeni rejimin içeride kendini ispat etme, dışarıda da meşruiyet arayışlarının doğurduğu zincirleme hatalar. Encamı itibari ile mail-i inhidam bir toplum ve devlet.

AKP, kurduğu 15 Temmuz Rejimini topluma kabul ettirmek ve toplumun bütün kesimlerini, başarılı olduğuna ikna etmek ihtiyacını duymaktadır. Böylece lağvettiği eski rejimin yerine kurduğu 15 Temmuz’un en iyi rejim olduğuna toplumu ikna edebilir ve uzun yıllar iktidarda kalabilir düşüncesindedir.

AKP’nin bundan dolayı olağanüstü başarı hikayelerine ihtiyacı vardır. En çok da ekonomik sahadaki başarılara. Bunun için ilerleme ve büyüme çıtasını daha da yükseltmesi ve yeni yatırımlar yapması gerekmektedir. Ama elde yeterli kaynak kalmadığından, yabancı kaynaklara müracaat etmekte ve gelecek nesillere kartopu gibi büyüyen bir borç ve faiz yükü bırakmaktadır.

Mesela Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi köprüleri ile Avrasya Tüneli’ni firmalara borç karşılığında yaptırdılar. Firmalar alacaklarını geçiş ücretlerinden karşılıyorlar. Devletin garanti ettiği sayıda araç geçmezse, fark hazineden ödeniyor. Aslında şimdiden devletin belli gelirleri çoğu yabancı firmalara tahsis edilmiş durumda. Bir yönüyle, fiili bir Dûyun-u Umumiye İdaresi kurulmuş, işin özüne bakarsanız.

Önceki projeler gibi, 3. Havaalanı ile Kanal İstanbul gibi projelerin getireceği faydaların hazineye vereceği zararları karşılayamama ihtimali, üzerinde durulması gereken çok önemli bir konudur. Bu projeler ile modern Dûyun-u Umumiye’nin sahasının genişlediği unutulmamalıdır.

Yurt dışından borçlanarak yapılan bu projeler üzerinden bir şekilde devşirilmeye çalışılan meşruiyet arayışlarına ilaveten, ihtiyaç olmadığı halde, ABD ve Fransa’dan milyarlarca dolarlık uçak alım antlaşmaları ile Rusya ve Fransa’dan yine milyarlarca dolarlık füze alım antlaşmaları da yeni rejimin farklı meşruiyet girişimleri olarak değerlendirilebilir. Borç karşılığında elde edilmeye çalışılan bir meşruiyet.

Eğer yabancı sermaye bir taraftan Türkiye’yi terk ederken, diğer taraftan hazine garantili projelere ve devlete borç verebiliyorsa, bunun bir sonraki aşamasının da geleceğini kimse unutmasın.

Osmanlı Devleti’nde de aynen böyle olmuştu çünkü.