Abdullah Gül: Bir Devlet Adamı Portresi

300 yıllık siyasi tarihimizin en büyük problemlerinden birisi de “kaht-ı rical” diye adlandırılan devlet adamı yokluğudur. Her ne kadar, siyaset arenasında dolaşanlar, büyük yakaları, tumturaklı sözleri, ihtişamlı yürüyüşleri, altın işlemeli koltukları, konvoylardaki lüks araç israfını ve teşrifatlardaki izdihamı devlet adamı olmanın alâmet-i farikası sansalar da devlet adamı olmak bu zannedilen oyun ve eğlencelerden, riya ve gösterişlerden çok farklı bir haldir.

Evet devlet adamı olmak bir kalıp ve şekil değil, bir olma ve olgunluk halidir.

Son zamanlarda bizim memleketimiz devlet adamı kıtlığı çekmektedir. İdarede devlet adamı olmayınca devlet aklı da kayboluyor. Devlet adamlarının yerini, egosunu tatmin peşinde koşan nefisperestler ve devlet aklının yerini de hırslar, şehvetler ve intikam duyguları alıyor. Bir de devlet aklı cinnet geçirince, huzursuz topluluklar da bu delilik korosuna, bir şehrayine iştirak eder gibi katılıyor. Velvele ninni, vaveyla da sevinç çığlığı sanılıyor. Gürültü her müspet sesi bastırıyor. Kubbedeki çatırtılar ya duyulmuyor ya da duyulmasına müsaade edilmiyor.

Tarihi tekerrürler devr-i daimî içinde sık sık karşımıza çıkan bu fetret dönemlerinin en bariz sebebi, devlet adamı vasfına sahip şahsiyetlerin, ehliyetsiz ve kimliksizler tarafından, hile ve aldatmaca ile, eşya ve hadiselere etki alanının dışına itilmeleridir. Hal böyle olunca meydan ehil olmayanlara kalıyor ve kendilerini meydanın asli sahibi sananlar gürledikçe gürlüyorlar. Meydan okuma ve racon kesme yoluna sapıyorlar.

Şu an yeni bir seçim döneminin sath-ı mailine girmiş bulunuyoruz. Reisicumhur intihap edilecek. Ya bir devlet adamını reisicumhur olarak seçeceğiz, ya da bir başkasını.

Ben bu yazıda bir devlet adamı portresinden bahsetmek istiyorum. Bilinen, sevilen ve saygı duyulan bir devlet adamından. Toplumun büyük bir kesimin kendisine ümit bağladığı Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’den. Ondan bahsederken, aslında, nasıl bir devlet adamı ve nasıl bir lider beklediğimiz temennisini de dile getirmiş olacağım.

Abdullah Gül, her şeyden evvel iyi aile reisidir. İyi eğitimli, ahlaklı ve üzerlerinde hiçbir şaibe ve dedikodu olmayan bir ailenin reisi. Böyle olması, onun hayırlı bir babanın hayırlı evladı olmasından kaynaklanmaktadır. Salih bir daire. Hayır, hayır doğurur ve hayra ulaştırır. Kötülük de kötülük doğurur ve kötüye ulaştırır. Bir liderin her şeyden evvel böyle bir salih daireye yani doğurgan döngüye sahip olması gerekir. Zira kendi ana babasına ve çocuklarına hayırsız olanın, topluma hayrını beklemek beyhudedir.

Sonra o, iyi eğitim sahibidir. İlkokulu, lisesi, üniversitesi, doktorası ve sonraki bilimsel çalışmaları muayyendir. Zaten bir liderin vazgeçilmez bir diğer vasfı da ilim sahibi olması değil midir? Devlet hayatını ilgilendiren, ekonomi gibi hayati bir konuda ilim sahibi olması, onu öne çıkaran bir diğer özelliktir. Bilimsel yeterliliğinin sadece Türkiye’den değil, dünyadan kabul vizesi alması, onu çoğu kimseden farklılaştıran bir diğer hususiyetidir. Arapça ve İngilizceyi çok rahat konuşabilmesi de ayrı bir güzellik katmaktadır.

Abdullah Gül özüyle, sözüyle, tavır ve davranışları ile her zaman çevresine güven ve emniyet veren bir şahsiyet olmuştur. Onun sözlerinde inandırıcılık, davranışlarında incelik, fikirlerinde derinlik ve ihatasında genişlik vardır. Bundan dolayı onun semtine yaklaşanlar, her zaman farklı bir güven atmosferine girmiş gibi bir sükûnet hali yaşamışlardır. Bu da onunla beraber çalışan kadroların kararlarında isabetli olmalarına ve çalışmalarında verimli olmalarına sebep olmuştur.

Abdullah Gül aynı zamanda bir vefa ve sadakat insanıdır. Birlikte yürüdüğü yol arkadaşlarına her zaman sahip çıkmış ve onları en sıkıntılı zamanlarında dahi yalnız bırakmamıştır. Bir Japon atasözünde denildiği gibi; “yanında iyi bir yol arkadaşın varsa, hiçbir yol uzun değildir”, Abdullah Gül ile yürünen yollar uzun ve meşakkatli değildir. Yolun kendi meşakkati olsa bir Gül o yolu bir şekilde ya kısaltır veya kolaylaştırmasını bilir. Çünkü o, iyi bir yol arkadaşıdır. Onunla yol yürüyenler, onun tarafından yolda bırakılacakları endişesi taşımadıkları gibi, yolsuzlarla karşılaşsalar bile Gül’ün, yolsuzlara yol adabı öğreteceğini de bilirler ve emniyetle yollarına devam ederler.

Abdullah Gül, alabildiğine hoşgörülü ve toleranslıdır. O, toplumun bütün kesimlerini kendi kimlikleri, kendi renkleri ile bulundukları konumda kabul eden ve toplumu birleştiren ve kaynaştıran bir vizyona sahiptir. Nefret diline sahip olmadığından nefret kelimeleri onun dilenden dökülmez. Bazı mahfillerin toplumu inanç, dil ve kültür farklılığı ile parçalamak ve yutmak için kutuplaştırdıkları ve parçaladıkları bir zamanda, Gül’ün hoşgörülü ve birleştirici vizyonuna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu ortadadır.

Ailesi, eğitimi, memaliki, kariyeri, iş hayatı, siyasi tecrübesi, vekilliği, bakanlığı, başbakanlığı, cumhurbaşkanlığı ile hep göz önünde bir hayat süren Abdullah Gül, bu safhaların bütününde hoş seda bırakmayı başarmış nadir devlet adamlarımızdan biridir. O sevgisi, saygısı, vefası, sadakati, doğruluğu, dürüstlüğü, hoşgörüsü, mülayemeti, merhameti, cesareti, ciddiliği, güler yüzlülüğü, çalışkanlığı, zekaveti ve daha sayamadığım nice güzel sıfatları ile gönüllerimizde yer edinen devlet büyüklerimizden biridir.

Aday olur mu bilmiyorum. Ama Türkiye’nin ufkunun iyiden iyiye karardığı bir dönemde, bu karartıların üstesinden gelebilecek bir devlet adamına, Abdullah Gül’e, Türkiye’nin ihtiyacı olduğu şüphesiz bir gerçektir.