Totaliter Demokrasi ve Ayan Meclisleri

Demokrasi halkın iradesinin yönetimde ispatı vücut etmesidir. Antik Yunan’da ortaya çıkan demokrasi, tiranlığa karşı halkın kendi kendini yönetme talebi idi. Ama bu talep, Aristo’nun da ifade ettiği gibi, sadece ‘demagoji’ düzeyinde kalmıştı.

Dünya tarihi ileri demokrasilere şahitlik ettiği halde, Türk demokrasisin Antik Yunan’ın demagoji düzeyinde kalması üzücü bir durumdur.

Türkiye’de demokrasi “halka rağmen, halk için, halka istibdat” demek olan jakoben ve totaliter bir yönetim tarzı olmaktan öteye geçememiştir.

Türk demokrasi tarihi; devlet ve halkın birbiri ile sürekli mücadele ettiği, temel hak ve hürriyetlerin sürekli baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin tek elde veya küçük bir zümrede toplandığı totaliter demokrasi denemelerinden ibarettir.

İlk demokrasi teşebbüsü, 1808’de II. Mahmut’un ayanlarla imzaladığı Sened-i İttifak belgesi kabul edilir. Bu belge İngiltere’de imzalanan 1215 tarihli Magna Carta’ya benzer.

Sened-i İttifak ile yetkilerinin az bir kısmını kaybeden Sultan Mahmut, muazzam bir şiddet uygulayarak eski yetkilerini artırarak geri almıştı. İki belge arasındaki 600 yıllık zaman farkı, hiçbir zaman kapanmamıştır dersek, abartmış olmayız. Demokrasi yokuşundaki tırmanışı Sened-i İttifak’ı, Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi izledi.

Bu uzun ve meşakkatli teşebbüsler 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanını meyve vermişti. Namık Kemal gibi İslamcı aydınların hayali olan “meclis” nihayet açılmıştı. Türk tarihinde ilk defa seçimler yapılacak ve halkın iradesi yönetime yansıyacaktı.

İngilizlerin Lordlar ve Avam Kamaraları örnek alınarak Ayan Meclisi ile Mebusan Meclisi’nden oluşan “Meclis-i Umumi” 1877’de açılmıştı. 40 kişiden oluşan Ayan Meclisi üyelerini padişah, 130 sandalyeden oluşan Mebusan Meclisi üyelerini ise halk seçiyordu.

Ayan Meclisi heyeti; valilik, askerlik, elçilik ve din adamlığı gibi vazifeleri başarı ile deruhte ettiklerine inanılan devlet adamları arasından seçiliyordu. Ayan Meclisi’ne devletin sigortası nazarı ile bakılıyor ve onun yaklaşımları klasik devlet refleksini temsil ediyordu. Padişah II. Abdülhamit de Ayan heyetine güvendiğinden olsa gerek, Mebusan Meclisi’ni feshettiği halde Ayan Meclisi görevine devam etmiştir.

Türkiye’nin demokrasi mücadelesini “Ayan Meclisi” ile “Mebusan Meclisi” arasındaki mücadele belirler. Devlet otoritesi, meclisin Ayan Meclisi görüntüsünde olmasını isterken, demokrasiye inananlar ise meclisin halkın meclisi olması için mücadele etmiştir. Halkın iradesinin meclise yansıma ihtimaline karşı, otoriteye meclisi feshetme yetkisi verilerek, bir çeşit emniyet supabı oluşturulmuştur.

Devlet kontrolü kaybettiğini hissettiğinde meclisi sık sık feshederek, Ayan Meclisi evsafında yeni bir meclisin toplanması için seçimlere gidilmiştir. Arzu edilen sonuçları almak için gerektiğinde seçim hilelerine başvurmaktan da çekinilmemişlerdir.

Eğer bir devletin anayasasında bir kişi ya da kuruma meclisi feshetme yetkisi veriliyorsa ve/veya bir siyasi partiyi kapatmak mümkünse, o ülkede demokrasi totaliterdir ve şüphe ile bakılan bir müessesedir. Milletin iradesinin üstünde bir iradenin kılıcı sürekli sallanıyor demektir. Öyle de olmuştur.

Osmanlı Devleti’ndeki ilk Meclis’in ömrü bir yıl bile değildir. Kanun-i Esasi’nin verdiği yetkiye dayanarak Padişah, Mebusan Meclisi’ni feshetmişti (1878). II. Meşrutiyet’in 1908’de ilanından sonra tekrar açılan Mebusan Meclisi’nde İttihat ve Terakki Fırkası’nın hâkimiyeti vardı.

1911’e gelindiğinde İttihatçılara karşı artan muhalefetin örgütlenmeye başlaması ile İttihatçılar endişelenmiş ve muhalefet tam örgütlenmeden seçimlere girmek için Meclis’i feshetmişlerdi.

1912’de yapılan ve tarihe “sopalı seçim” diye geçen seçimde, İttihatçılar iktidarın imkânlarını kullanarak seçimi kazandılar. Muhalifler sadece dört sandalye kazanmıştı. Ama Anayasa’yı yorumlama hakkına sahip Ayan Meclisi’nin desteğini alan Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi 1912’de Mebusan Meclisi’ni feshetmişti.

Zorbalıkla ele geçirilen Meclis, İttihatçılara da yar olmamıştı. 1913’te Bâb-ı Âli Baskını ile hükümetin el değiştirmesini de eklersek, Osmanlı Devleti’nde nasıl sancılı ve totaliter bir demokrasi tecrübesinin yaşandığını görürüz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden tevarüs ettiği en önemli müesseselerden biri de, totaliter demokrasi anlayışıdır. Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele’yi başarı ile neticelendiren Birinci Meclis üzerinde arzuladığı kontrolü sağlayamamıştı.

Gerçi, kendisine mutlak itaat edecek bir meclis kurmak için, Erzurum Kongresi’nden Büyük Millet Meclisi’nin açılışına kadar oluşturulan heyetlere kendi adamlarını yerleştirmeye çalışmıştı. Ama yine de Meclis’te Feroz Ahmad’ın ifadesi ile “gericiler ve tutucular” vardı ve bunlardan kurtulmak gerekiyordu.

Lozan Anlaşması’nın Meclis’te onaylanmasına yapılan itirazların da etkisi ile Atatürk, Birinci Meclis’i feshetti. Böylece totaliter demokrasi geleneği herhangi bir kesintiye uğramadan yeni devlette de yaşamaya devam etti.

Seçimler yenilenmiş ve Ayan Meclisi görüntüsündeki İkinci Meclis 1923’te açılmıştı. Ama Atatürk’e muhalif olan Kazım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar gibi isimler 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurarak, Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan ayrılmışlardı.

Meclis’te 29 sandalyeye sahip bu partiden rahatsız olan totaliter otorite, Şeyh Said Olayı bahanesi ile bu partiyi kapattı ve vekillerini hapse attı. Mete Tunçay’ın ifadesi ile “CHP’nin 1923-45 dönemindeki tek parti yönetiminin bir diktatörlük olduğunda kuşku yoktu.”

Atatürk’ün müdahalesi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile sınırlı değildir. Aynı dönemde Ali Fethi Okyar’ı istifa ettirip yerine İsmet İnönü’yü başbakan olarak atadı.

Böylece 1938 yılına kadar İsmet İnönü’nün kesintisiz başbakan olacağı bir dönem başladı. İnönü’nün başbakanlığa getirilmesi; 2016’da Ahmet Dâvutoğlu’nun görevden alınıp yerine Binali Yıldırım’ın getirilmesine benzer. Her iki olaydan sonra Türkiye’de büyük kırılmalar meydana gelmiştir.

Ayan Meclisi görüntüsü kazanan TBMM’de CHP, memleketi dilediği gibi idare etti. İpleri elinden kaçırma ihtimali olduğunda seçim hilelerine başvurmaktan çekinmedi. 1946 yılında yapılan genel seçimlerde “Açık Oy-Gizli Tasnif” ile sayım yapılması bunun en güzel örneğidir. Ama uluslararası konjonktür demokratikleşmeyi mecbur bıraktığından, çok partili hayata geçiş ile beraber Meclis’te çoğunluk Demokrat Parti’ye geçti.

Kısa bir demokrasi reklam arasından sonra Adnan Menderes de otoriterleşmeye başladı. O da kendi iktidarını tahkim etmek ve muhaliflerini yok etmeye çalıştı. 1954 seçimlerini kazandı ama çoğunluğu elde edemediği üç vilayetten intikam almaktan çekinmedi.

Malatya ve Konya’yı ikişer vilayete böldü, Kırşehir’i ilçe yaptı. Kırşehir, Osman Bölükbaşı’na destek verdiği için cezalandırılmıştı. Sürecin neticesinde Bölükbaşı’nın partisi Millet Partisi’ni kapatıldı ve Bölükbaşı da hapse atıldı. 1957 seçimlerine gelindiğinde radyonun gücünü iyice anlayan Menderes, devlet radyosunu kendi propaganda aracına dönüştürdü ve muhalefetin radyoda propaganda yapma hakkını kaldırdı.

Üstelik 1957 seçimlerinde oy vermenin devam ettiği esnada saat 14.30’te radyodan zaferini ilan ederek tarihi ve büyük bir manipülasyona imza attı. Tıpkı günümüzde Anadolu Ajansı üzerinden seçim sonuçlarının ilan edilmesi gibi.

Türkiye’de 1960’tan itibaren başlayan askeri vesayet rejimi ile 2013’te başlayan sivil vesayet dönemlerinde seçim uygulamalarındaki garabetler geçmişi mumla aratacak düzeydedir. Bu ise başka bir makalenin konusudur.