AKP yoksa kendini tasfiyeye doğru mu yol alıyor?

Ahmet Davutoğlu’nun AKP’den istifasında sarf ettiği aşağıdaki ifadeler bilmem sizin de dikkatinizi celp etti mi?

“AK Parti bizleri ihraç etme sürecini başlatarak, aslında, kuruluş ilkelerini, kuruluş gerekçesini, dayandığı siyasi-toplumsal merkezi tasfiye etmiştir. Mevcut AK Parti yönetimi, aldığı kararla, 18 yıl önce kurulan AK Parti’yi tasfiye etmiştir.” 

Bundan bir müddet evvel de AKP’li eski bir milletvekili “yenilenmiş bir AK Parti’ye değil, yeni bir AK Parti’ye acilen ihtiyaç var” sözleri ile böyle bir tasfiyenin veya feshetmenin işaretini verdi.

AKP’nin kendini tasfiye etmesi veya feshetmesi, tarihsel döngü içinde ve tekerrür eden olaylar silsilesinin neticesinde gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel bir olaydır. Türk siyasi tarihinde hatırı sayılır oranda partinin kendini feshettiğini biliyoruz. Yakın zaman itibari ile HAS Parti, DEHAP ve ANAP ile 1930’da Serbest Cumhuriyet Partisi kendini fesheden partilere örnek gösterilebilir.

İttihat ve Terakki Fırkası’nın kendini feshetmesi ise tarihimizin en trajik olayıdır.

1889’da İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükuti ve Mehmet Reşit tarafından kurulan “İttihad-ı Osmani Cemiyeti”nin büyük idealleri vardı. Memleketin geri kalmışlığına ve toplumun parçalanmışlığına çözümler üreteceklerdi. Bunun yolunu memlekete meşrutiyeti yani demokrasiyi getirmekte görüyorlardı.

Kendi değerlendirmelerine göre demokrasi düşmanı bildikleri Abdülhamit’ten kurtulmak ve Osmanlı Devleti’nde bulunan, hangi millet, din ve mezhebe mensup bulunursa bulunsun, herkesi “anayasal bir demokrasi” altında birleştirmek temel hedefleriydi. Böylece bir taraftan toplumsal barış ve huzur sağlanmış olacak, diğer taraftan bu barış ve huzurun verdiği güç ile her türlü ilerleme gerçekleştirilecekti.

Uzun yıllar süren çalışmaların neticesinde İttihad-ı Osmani Cemiyeti, Paris’te bulunan pozitivist Ahmet Rıza’nın da etkisi ile 1894’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) dönüştü. Ahmet Rıza kendi düşüncelerini cemiyet üyelerine kabul ettirdiği gibi, cemiyetin programını da belirledi.

İTC mensubu Kolağası Niyazi’nin, yanında bulunan asker ve sivillerle Makedonya’da dağa çıkıp ayaklanması, Padişah’ı Meşrutiyeti yani demokrasiyi ilan etmeye mecbur bırakmıştı (1908). 30 yıl aradan sonra Meclis yeniden açıldı ve Anayasa tekrar yürürlüğe girdi.

Rejimi değiştiren İTC, kendi hükümetini kurma yerine, dışarıdan Anayasa’yı koruyan bir cemiyet olarak kalmayı tercih etmişti. Bunun en önemli sebebi İTC’nin devleti yönetebilecek tecrübeli kadrolardan mahrum olmalarıydı.

İTC hükümette yer almamasına rağmen, 1908’de yapılan Mebusan Meclisi seçimlerinden zaferle çıkarak Bâb-ı Âli’deki etkinliğini attırdı. Bu etkinlikle beraber Abdülhamit hala padişahtı ve İTC’nin hedeflerine engeller çıkarmaya devam ediyordu. Bir yolunu bulup ondan kurtulmak gerekiyordu.

Türkiye tarihinde daha evvel benzerine rastlanmayan, ancak yakın zamanda yaşanan bir olayla benzerlik kurabileceğimiz “31 Mart Olayı” İttihatçıların imdadına yetişti. Tarihin henüz tam olarak aydınlatamadığı 31 Mart Olayı’nın İttihatçıların tahriklerinin neticesi olduğunu Tarık Zafer Tunaya ifade etmektedir.

Derviş Vahdeti’nin vaazlarıyla galeyana gelen halk ile Taşkışla’daki Avcı Taburunun Ayasofya Camii meydanında toplanıp Meşrutiyet’e karşı şeriat talep etmeleri darbe girişimini başlatmış oldu. Olayın İTC’ye karşı yapılması üzerine, Mahmut Şevket Paşa, Üçüncü Kolordu ve gönüllülerden oluşan Hareket Ordusu’nu İstanbul’a doğru yola çıkardı. İlginç olan hem darbe girişiminde hem de karşı darbede sivillerin aktif rol oynamasıydı.

Mustafa Kemal (Atatürk) ordunun kurmay başkanıdır. Enver Bey ise Yeşilköy civarında Hareket Ordusu’na katılır ve 24 Nisan’da İstanbul’a girilir. Neticede 27 Nisan 1909’da Abdülhamit tahtan indirilerek yerine Mehmet Reşat getirilir. Böylece İTC yapmayı tasavvur ettiği reformlar önündeki en büyük engelden kurtulmuş oldu.

1911’de Trablusgarp Savaşı ile Kuzey Afrika’daki son toprak parçası elden çıkarken 1912’de Balkan Savaşı ile Edirne dahil bütün Rumeli toprakları kaybedilmişti. Balkan topraklarının kaybedilmesinden İttihatçı subayları sorumlu tutan Sadrazam Kâmil Paşa İttihatçılara yönelik baskıları arttırmıştı. Bunun üzerine İttihat Terakki’nin Genel Merkezi bir darbe daha yapmaya ve hükümeti devirmeye karar verdi.

23 Ocak 1913’te Enver Paşa bir grup asker ve halk ile beraber hükümeti basıp, direnen muhafızları öldürerek Sadrazam Kâmil Paşa’yı istifaya zorladı. Onun yerine Mahmut Şevket Paşa hükümeti kurulmuştu. Böylece İttihatçılar devleti diledikleri gibi yönetebilecekleri bir diktatörlük inşa ettiler.