Önce Arnavutlar, sonra Kürtler

Arnavutlar mı daha inatçıdır, Kürtler mi? Bana sorarsanız, ben Kürtlerin daha inatçı olduğunu söylerim. Bu soruyu bir Arnavut arkadaşıma sorduğumda, cevabı “Arnavutlar” olmuştu. Sanırım her iki millet inatçılık konusunda birbiri ile yarışabilir. 

Coğrafya kadar, tarih de milletlerin karakterini inşa eden amillerdendir. Şüphesiz Arnavutların ve Kürtlerin yaşadıkları bölgenin dağlık olması bu milletlerin karakterinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Sırtını dağlara dayanmanın verdiği güven, bir özgüvene dönüşmüştür.

Benzer ortak bir geçmişe sahip olmaları da onların birbirine benzemelerine neden olmuş mudur? Ben olabileceğini düşünenlerdenim.

Arnavutlar 15. Yüzyılda, Kürtler ise 16. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine girdiler. Her iki millet de Osmanlı Devleti’ne sadakat ile bağlı kaldılar. Arnavut Gedik Ahmet Paşa’dan Mehmet Akif Ersoy’a, Kürt İdris-i Bitlisi’den Ziya Gökalp’e kadar yüzlerce Arnavut ve Kürt devlet adamı ve mütefekkir Osmanlı Devleti’ne yüzlerce yıl hizmet etti.

Bir imparatorluk olmasından mıdır, yoksa bir hanedan tarafından idare edilmesinden midir Osmanlı Devleti, bu iki milletin ürettiği değerlerden sonuna kadar istifade ettiği halde, onların doğuştan sahip oldukları hakları görmezlikten geldi. Devlet onlardan vergi topladı, asker devşirdi ama onların dillerini, geleneklerini ve kültürlerini yok kabul etti. Herhangi bir katkıda bulunmak şöyle dursun, onları iradi olarak çürümeye terk etti.

Mesela Birinci Mebuslar Meclisi’nde Yanya Mebusu Abdül Bey, Arnavutların ihmal edilişini şöyle izah eder: “Arnavutluk bölgesinde hiçbir köyde okul yoktur. Ezan okuyacak ve namaz kıldıracak imam yoktur…”

Bu ve benzeri taleplere Abdülhamit’in şu tepkisi ilginçtir: “Arnavutlar bağımsız yaşamaya alışmışlardır. … Hiç akıldan çıkarmamalıyız ki, Arnavutlar hem bizim din kardeşlerimiz hem de en mükemmel askerlerimizdir. Her zaman yoksun bulunduğumuz subay ve memurları da sağlamışlardır.”

Aslında bu bakış Arnavutlara mahsus değildi. Padişah Kürtlere de aynı nazar ile bakıyordu. Bunun için Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları teşkil etmişti. Onun ve diğer yöneticilerin din kardeşliğinden anladığı bu idi. Devletin diğer Müslüman unsurları olan Araplara, Boşnaklara ve Çerkezlere de bakışı aşağı yukarı böyle idi. Onların da benzer bir kaderi paylaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ama Gayr-ı Müslim unsurlar ise “Millet Sistemi” içinde kendi din adamlarının kontrolünde eğitim ve dini faaliyetlerini rahat bir şekilde sürdürüyorlardı. Kendi dillerinde eğitim yapıyorlardı. Böylece ulusal bilinçlerini geliştiriyorlardı.  Kültürel hayatları da imparatorluğun Müslüman unsurlarına göre daha canlı kalmıştı.

Balkan milletleri ve Ermeniler arasında milliyetçiliğin gelişmesi ile Arnavutlar ve Kürtler de yeni arayışlara girmişlerdi. İstibdat döneminde Arnavut ve Kürt muhalifler Abdülhamit’e karşı Meşrutiyet’i desteklemişlerdi. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde hatırı sayılır oranda Arnavut ve Kürt vardı. Zaten cemiyetin ilk kurucuları bu unsurlardan meydana geliyordu.

Özellikle Arnavutların Meşrutiyet için verdikleri mücadele önemlidir. Eğer Arnavutların desteği olmasa idi Meşrutiyet tekrar ilan edilemeyebilirdi. Meşrutiyet kendi zamanı itibariyle demokrasi demekti. Meşrutiyet’in temel felsefesi “ittihad-ı anasır” düşüncesine dayanıyordu. Her millet kendi benliği ve kimliği ile var olacak ve bu öz varlıklar birleşerek “Osmanlı”yı devam ettireceklerdi. Bu düşünceden dolayı Arnavutlar da demokrasinin geri gelmesi ile beraber temel hak ve özgürlüklerine kavuşacaklarını umuyorlardı. Mücadelelerinin temelinde bu motivasyon vardı.

Kürtlerinde beklentileri bundan farklı değildi. Meşrutiyet’in fikir babalarının bir kısmı Kürt idi. O dönem İttihatçı olan Kürt aydınlarından Said Nursi de Kürt aşiretlerini tek tek dolaşıp Meşrutiyetin faziletlerini anlatmıştı. Bu seyahatini daha sonra “Münazarat” adı ile yayınlayacaktı.

Ama Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçılar Osmanlıcılığı yavaş yavaş terk ederek Türkçülüğü hayata geçirdiler. İttihat ve Terakki idaresinin Türkçülüğü bir devlet siyasetine dönüştürmeleri en çok da Arnavutların tepkisi ile karşılaştı. Arnavutların Meşrutiyet’ten anladıkları bu olmadığı gibi beklentileri de aksi yöndeydi. İstanbul’dan ümidini kesen Arnavutlar çözümü dağlara çıkmakta buldular. Daha evvel dağa çıkarak Meşrutiyet’in ilanında rol oynayan Arnavutlar şimdi Meşrutiyet idaresine karşı dağa çıkıyorlardı. Çünkü yol arkadaşlarının ihanetine uğramışlardı.

Arnavutların dağa çıkması üzerine Hükümet onların üzerine askeri birlikler gönderdi. Hem Arnavutlardan hem askerlerden çok can kaybı oldu. Ne Arnavutlar isyandan ne devlet onların üzerine asker göndermekten vazgeçti. Halbuki Müslüman olmayan unsurların ayaklanmalarına karşı, yabancı devletlerin müdahalesinden olsa gerek, devlet daha müsamahalı davranmıştı. Ama kendi dindaşlarına karşı şiddetin dozunu artırıyordu. Öyle ki işi, isyancıların evlerini yıkmaya kadar vardırıyordu.

Arnavutluk’taki ayaklanma Meclis’in feshi ve kabine değişikliği ile sonuçlandı. Yeni Sadrazam olan Ahmet Muhtar Paşa, Müşir İbrahim Paşa’yı Arnavutlarla görüşmek üzere 1912’de Priştine’ye gönderdi. Arnavutların İbrahim Paşa’dan talep ettiklerin reformların bazıları şunlardır:

  1. Mevcut adliye teşkilatının faydasız olduğu yerler için özel bir kanun çıkarılması. (Bu kanunla Arnavut hukukunu ve Arnavutça bilen hakimler talep edilmektedir.)

  2. Askere alınan erlerin askerliklerini Rumeli’de yapmaları.

  3. Arnavutça bilen ve Arnavutların adetlerini bilen memurların atanması.

  4. Arnavutluk’taki idadilerin lise seviyesine yükseltilmesi ve nüfusu 30 bin’i aşan sancaklarda (il ve ilçe arasından bir idari birim), programlarına Arnavutça konmak üzere yeni liseler açılması.

  5. Medreselerin (üniversite) açılması, ödeneklerin evkaftan verilmesi.

  6. Özel okulların açılmasına izin verilmesi.

  7. İlk ve orta okullarda Arnavutça öğrenim yapılması.

  8. Harap olan yerlerin (ev, bina) onarılması.

  9. Bayındırlık, ticaret ve ziraat çalışmalarının geliştirilmesi.

  10. Son olaylar için genel af çıkarılması.

Bu talepler yıllarca ihmal edilmiş bir milletin en doğal talepleri idi. Arnavutlar bu haklarını elde etmek için Meşrutiyet idaresini savunmuşlardı. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçıların Türkçülük politikaları onları dağa çıkmaya ve ayaklanmaya zorlamıştı. Güzellikle verilmeyen haklarını isyanla elde ettiler.

Eğer Balkan Savaşları’nın eli kulağında olmasaydı bu haklar verilir miydi? Daha evvel vermemişlerdi. Çok kısa bir süre sonra Balkan Savaşları ile Osmanlı Devleti’nin Arnavutluk ile bağı kopunca onlar da bağımsızlıklarını ilan ettiler. Balkan Savaşları’nın kaybedilmesinde Arnavut ayaklanmalarının rolü olduğu da tarihi bir gerçektir.

Arnavutların Meşrutiyet döneminde yaşadıkları hayal kırıklığını, Kürtler Cumhuriyet döneminde yaşadılar. Millî Mücadele’nin başlaması ile Kürtler Mustafa Kemal’in liderliğindeki mücadeleye iştirak ettiler. Sevr’de kendilerine bağımsız bir devlet taahhüt edildiği halde, onlar Türklerle beraber yaşamayı tercih ettiler. Kürtlerin beklentileri, Arnavutların yukarıda sıraladığımız taleplerinden farklı değildi.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer Kürtlerin desteği olmasa idi Millî Mücadele’nin başarı şansı çok zayıftı. Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’a gidip ilk temasını Kürtlerle yapması bir tesadüf değildir. O işe Kürt aşiret liderleri ile tarikat şeyhlerine mektup yazıp, Millî Mücadele için destek istemekle başladı. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey’e, Bitlis Küfrevizade Şeyhi Abdülbaki Efendi’ye, Şırnaklı Abdurrahman Ağa’ya, Derşev’li Ömer Ağa’ya, Muşas’lı Resul Ağa’ya, Şeyh Mahmut Efendi’ye, Norşin’li Şeyh Ziyaeddin Efendi’ye ve Garzan’da Cemil Çeto Bey’e mektuplar göndererek destek istedi.

Bu gayretler netice vermiş ve Hacı Bedir Bey gibi aşiret liderleri, bağımsızlık yanlısı Kürtçülere verdikleri desteği geri çekmişlerdi. Bunlardan başka Cibran Aşireti lideri Halit Cibran, Haydaran Aşireti lideri Hacı Mustafa Bey’in kardeşi Nuh Bey, Silvan beylerinden Sadık Bey ve Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa Bey de Mustafa Kemal’e inanmış ve ona destek vermişlerdi.

Bu çalışmalar neticesinde Erzurum ve Sivas Kongreleri Kürt aşiretlerinin desteği ile yapılmış ve Kürtlerin büyük çoğunluğu Millî Mücadele’ye destek vermiştir. Erzurum Kongresi’nde kurulan Heyet-i Temsiliye’ye üç Kürt; Hacı Musa Bey, Sadullah Efendi ve Şeyh Ahmed Fevzi Efendi seçilerek yapılacak Millî Mücadele’ye Kürtlerin desteği sağlanmıştır. Büyük Millet Meclis’inde de çok sayıda Kürt mebusunun varlığı Mustafa Kemal’in Millî Mücadele döneminde Kürtlerle geliştirdiği ilişkilerin başarı derecesini göstermektedir.

Millî Mücadele’den sonra Mustafa Kemal, tıpkı İttihatçılar gibi Türkçülüğü hayata geçirdi. Böylece Kürtler için hayal kırıklıkları başlamış oldu. Bu durum karşısında Millî Mücadele’ye destek veren Halit Cibran gibi liderler gizlice “Azadi” adında bir örgüt kurdular. Onlar isyan edemeden Şeyh Said Olayı patlak verdi. Şark İstiklal Mahkemeleri’nde binlerce Kürt idam edilerek Kürt sorununa çözüm arandı.