Erdoğan’ın Ergenekon ile muta nikâhı ve yarım kalmış hesaplar

Muta (müt’a da denir) nikâhı, “…bir erkekle bir kadının, erkeğin kadına vereceği bir bedel karşılığında belirli bir süre karı-koca hayatı yaşamaları hususunda anlaşmaları…” şeklinde tanımlanmıştır, İslam Ansiklopedisi’nde. Bu nikâhın Şii mezhebinde caiz olduğu da eklenmiştir. Erdoğan’ın Ergenekon ile ittifak biçimini bundan daha iyi tanımlayacak bir kavram bilmiyorum. Hem Erdoğan’ın hem de Ergenekon’un kayıtları farklı kütüklerde olmalarına rağmen, birbirleri ile muaşakası nasıl tanımlanabilir ki?

İdeolojik doğaları gereği bir araya gelmeleri mümkün olmayan iki hareketin, Aralık 2013’ten günümüze uzanan bir süreçte aynı yatağı paylaşmaları sonucu doğan “Cumhur” isimli bir haşarının memleketi enkaza dönüştürmesi, bu haram evliliğin sonunu getiren en önemli etkenlerden biridir. Kimse çocuğun velayetini almak ve faturaları üstlenmek istemiyor.

Şehvetlerine uyarak akdettikleri muta nikâhı uzatmalarla devam ediyor görünse bile, Erdoğan ile Ergenekon arasındaki ilişkiyi dört döneme ayırabiliriz:

İlk dönem; Ergenekon’un Erdoğan’ın iktidarını yıkmak için meşru ve/veya gayrı meşru her türlü aracı kullanarak mücadele verdiği devredir. Bu dönemin baş aktörleri Yaşar Büyükanıt ile İlker Başbuğ’dur. Bu dönemde Ergenekon, Erdoğan’ın iktidarını kırmak için kısaca şu çalışmaları yapmıştır:

  • 2003: Balyoz Darbe Planı
  • 2004: Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe planları
  • 2006 Danıştay Saldırısı
  • 2007: Hrant Dink Cinayeti
  • 2007: Zirve Yayınevi Katliamı
  • 2007: Cumhuriyet Mitingleri
  • 2007: E-Muhtıra
  • 2007: 367 Krizi
  • 2008: AKP Kapatma Davası
  • 2009: Dursun Çiçek imzalı “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”
  • 2009: Erzincan ve Kayseri Soruşturmaları vs.

İkinci dönem ise AKP’ye kapatma davası ile başlar. Böylece Erdoğan Ergenekon’un saldırılarını durdurmak ve onları gücünü kırmak için karşı operasyonlar yapar. Bu dönemde yasal ve anayasal düzenlemeler yapılarak operasyonlara hukuki zemini hazırlanır. Diğer taraftan operasyonlar derinleştirilir. Bu döneme damgasını vuran davalar şunlardır:

  • 2008: Birinci Ergenekon Davası
  • 2009: İkinci Ergenekon Davası
  • 2009: İrtica ile Mücadele Eylem Planı Davası
  • 2009: Kozmik Oda Davası
  • 2010: Balyoz Darbe Davası vs.

Bizzat Erdoğan tarafından organize edilen bu operasyonlar, daha sonra günah keçisi ilan edilen Gülen Cemaati’ne yüklense bile, hakikatte Erdoğan hem bu davaları yürüten polis ve savcılara talimatlar vermiş ve her türlü imkân ve desteği sağlamış, hem de bu davaları açıkça savunarak, “savcısı” olduğunu itiraf etmiştir.

Türkiye’de bir operasyonunun Hükümet desteği olmadan yürüyemeyeceğini 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarında yakinen gördük.   

Üçüncü dönem ise Erdoğan’ın Ergenekon ile muta nikâhı kıydığı dönemdir. 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonları ile suçüstü yakalanan Erdoğan, kendisine bu operasyonları yapan savcı ve polislere karşı Ergenekon ile bir ittifak yaparak, bu operasyonların arkasındaki güç olarak gördüğü Gülen Cemaati ile mücadeleye başlamıştır.

Hem Erdoğan hem de Ergenekon yarım kalan bütün operasyonlarını derin dondurucuya koyup, görülmemiş hesapları muhayyel bir tarihe erteleyip, kuyruklu yıldız altında çılgın bir muaşakaya başladılar. Böylece Türkiye’de bir suçlular ittifakı kurulmuş ve demokrasi, özgürlük, hak, hukuk ve adaletten yana kim varsa hapishanelere doldurulurken; hırsızlar, uyuşturucu tacirleri, tecavüzcüler, çeteler, mafyalar ve katiller ise serbest bırakılmıştır.

Cicim yıllarında bir taraftan Ergenekon kaybettiği gücünü toparlamaya çalışırken, diğer taraftan Erdoğan iktidarını tahkim edeceği ve ülkede mutlak bir hâkimiyet tesis edeceği bütün araçları geliştirmeye başlamıştır. Erdoğan bu dönemde şunlara imza atmıştır:

  • Muta nikâhının peşin mihri olarak belirlenen Gülen Cemaati kurban edilmiştir.
  • Barış Masası devrilerek, Kürt siyasi hareketi baskı altına alınmış, liderleri tutuklanmış ve Kürt şehirlerini yıkılmıştır. Sanırım bununla da muta mihrinin kalan kısmı ödenmiştir.  
  • Erdoğan çok azı hariç medya üzerinde hâkimiyet kurmuştur.
  • Erdoğan başta adli ve güvenlik bürokrasisi olmak üzere, bütün devleti kendine göre dizayn etmiştir.
  • 15 Temmuz Darbesi ile otoriterlikten diktatörlüğe geçmiştir.
  • 16 Nisan Anayasa değişikliği ile “15 Temmuz Rejimi”ni kurarak diktatörlüğünü kurumsallaştırmıştır.

Genel Kurmay Başkanlığı zamanında olduğu gibi günümüzde de İlker Başbuğ, Ergenekon’un eylemlerini açıkça savunmaktan ve Ergenekon’un sözcüsü gibi davranmaktan çekinmiyor. Şeffaf bir yapı olmadığından Başbuğ’un gerçekten Ergenekon’un sözcüsü olup olmadığını bilmiyoruz. Ama onun açıklamalarının Ergenekon’un kanaatini yansıttığından eminiz.

Sözde FETÖ’nün siyasi ayağını ortaya çıkarmak bahanesi ile 2009 yılında çıkarılan “sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasının yolunu kapatıp, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan” kanuni düzenlemeyi yapanların, sözde FETÖ’nün siyasi ayağının izlerini taşıdığını ifade etmesi, muta nikahının süresinin dolduğunu gösteriyor. Yeni bir muta nikâhı tazelemesi yapılsa bile, artık bu ortaklığın bittiğini ve kılıçların çekildiğini söyleyebiliriz. Derin dondurucuya kaldırılmış, yarım kalmış hesapların tekrar görülmesinin vakti yakındır.  

Pekâlâ, nedir Erdoğan ile Ergenekon arasında dondurulmuş çatışmaların fitilini tekrar ateşleyen temel sebep?

Her şeyden önce Erdoğan ile Ergenekon arasında bir mutlak hâkimiyet savaşı verilmiştir ve verilmektedir. Erdoğan ebediyen iktidarda kalmanın ve kurduğu bu saltanatı kendi çocuklarına tevarüs ettirmenin hesabını yaparken, Ergenekon ise sarsılmış olan iktidarını yeniden tahkim edip, yeni rejimin imkânlarından da istifade ederek, eski şaşalı günlerinin ateşi ile kavrulmaktadır. Artık önlerinde bu hedeflere ulaşmalarına engel olacak cemaat de kalmadığına göre, kendileri doğal olarak birbirlerinin engeline dönüşmektedirler.

Kaderin onlara bir tuzağı da şudur: Erdoğan da Ergenekon da KHK’lilere muhtaç olacakları bir zemine doğru ilerliyorlar. Erdoğan Ergenekon’un TSK’deki etkisini kırmak, Ergenekon da devleti ayakta tutmak ve Erdoğan’ın militanlarından korunmak için KHK’lilere muhtaç hale geliyorlar. Dehşet dengesinde güvenlik ancak KHK’liler ile sağlanabilir. Bu büyük iddiam bir kenarda dursun.      

Üstelik Ergenekon ve Erdoğan’ın bütün hesap ve planlar dönüp dolaşıp Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) gelip dayanmaktadır. Kim TSK’ye hükmederse o mutlak hâkim olacaktır. İşte bam telini koparan nokta budur. TSK, bir kubbe gibi yeniden dizayn edilen devletin kilit taşı hükmündedir. Kubbeye kimin kilit taşını konursa, bütün mimarinin de sahibi o olacaktır.

Erdoğan 15 Temmuz Darbesi ile TSK’yi büyük oranda tasfiye etmiş ve nispi bir kontrol sağlamıştı. Daha evvel söylediğim gibi; NATO’cuların tasfiyesi ile Ergenekon TSK’de yeniden hâkim konuma yükselmiştir. Bu durum Erdoğan için 15 Temmuz’un planlanmayan ve istenmeyen sonucudur. Şimdi Erdoğan, 15 Temmuz’da yarım kalan işi tamamlamak ve TSK’de Ergenekon’un gücünü kırarak hâkimiyetini tahkim etmenin planlarını ve hesaplarını yapmaktadır. Başbuğ’un fitilini ateşlediği kavganın esas sebebi budur.

Yaptığım araştırmaya göre Mehdi’nin gelmesi için hazırlık yapan Adnan Tanrıverdi; “TSK’deki terfi ve tayin sistemini değiştiren ve 15 Temmuz 2016’dan sonra TSK’ye katılan personelin hızlı bir şekilde terfilerini ve hassas yerlere tayinini sağlayacak bir düzenleme” hazırlamış ve Saray’a sunmuş bulunmaktadır. Erdoğan’ın da çok beğendiği bu düzenleme hayata geçirildiği takdirde, Erdoğan’a biat eden subaylar, yetersiz oldukları ve ehil olmadıkları halde, hızlı bir şekilde TSK’nin üst rütbelerine yükselecek ve kritik yerlere geleceklerdir.

15 Temmuz’da sonra 2017 ve 2018’de 20.249 subay ve astsubay ve 2019’da ise 16.284 subay, astsubay ve profesyonel alımı yapılmıştı. Yani atılandan fazla alım yapıldı. Şimdi ise bu yeni alınanların hızlı bir şekilde terfi etmelerinin alt yapısı hazırlanmaktadır. Bu gerçekleşirse Erdoğan’ın ordusu kurulmuş olacaktır. 2018’de yapılan düzenlemede, albaylıktan generalliğe terfi doğrudan Erdoğan’a bağlanmıştı zaten. Generallerden sonra albaylar da hedefe konmuş. 

Dış İşleri Bakanlığı’nın hızlı bir şekilde dönüştürülmesine benzer bir durumun TSK’de yapılması planlanmaktadır. Yabancı bir dil konuşamayan elçiler gibi, asker selamı bile veremeyen subaylara hatta generallere rastlamamız mümkün olacaktır. İran’ın Kasım Süleymani’yi nasıl general rütbesine çıkardığına bakın isterseniz.   

Aslında kısa bir süre önce Pentagon için hazırlanan RAND Corporation Raporu’nda bahsedilen orta düzey subayların rahatsızlığı ve darbe ihtimali ile Erdoğan’ın TSK’ye 43 bin kişilik yeni kadro alma planı, Erdoğan ve Ergenekon ortaklığın biteceği sinyalini vermişti. Erdoğan TSK terfi sitemini değiştirerek, hem “rahatsız orta sınıf subaylardan” kurtulmaya hem de 43 bin yeni subay alarak TSK’yi tamamen ele geçirmeye çalışmaktadır. Ergenekon ise bu düzenlemeyi engellemek sureti ile 15 Temmuz’da tekrar ele geçirdiği gücünü sürdürmek istemektedir.

Bir de bu muta döneminde sözde FETÖ denilen bir terör örgütü adeta yaratıldı. Erdoğan’ın sözde FETÖ’den kastettiği Fethullah Gülen, cemaati ve Ergenekon’u da kapsayan bütün muhalifler, Ergenekon’un ise sözde FETÖ’den kastettiği ise Erdoğan’ı da kapsayan bütünüyle irticadır. Çünkü “FETÖ” artık “İRTİCA” kelimesinin yerini almıştır. İlker Başbuğ’un 2009 yılına işaret etmesinin sebebi ise, Erdoğan tarafından akamete uğratılan Dursun Çiçek imzalı “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın kaldığı yerden devamını istemesidir. Bu plan çerçevesinde Savcı İlhan Cihaner, Binali Yıldırım ve Kadir Topbaş gibi AKP’lileri dinlemişti.

Sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır, Başbuğ ile Erdoğan atışmasının neye isabet ettiği…