İhanetin bedeli…

İbn-i Haldun, siyaset düşüncesini tarih blokajına inşa ettiğinden, felsefecilerden daha çok isabet etmiştir. Son bir ayda Türkiye’deki baş döndürücü hadiselere İbn-i Haldun penceresinden baktıkça, zihnimde sık sık tarihten sahneler canlanmakta ve tarihin neden bu kadar sık tekerrür ettiğini anlamaya çalışıyorum. 

Doğrusu, Türkiye tarihindeki son üç asırlık enkaz halinin, birkaç hafta gibi kısa bir zaman diliminde yeniden tekrarlandığını görmek, bende derin fikir krizlerine sebep olduğunu itiraf etmeliyim. Tarihin yeniden ve hızlı bir şekilde tekrarı, yapılacak analizlerde hata yapma ihtimalini beraberinde getirmektedir. Bu kaotik ortamı da bu makalenin gecikmesinin mazereti olarak kabul buyurun.

Osman Kavala’nın mahkeme tarafından tahliye edilmesi, birkaç saatliğine de olsa ümitlenmeye sebep olmuştu. Türkiye’nin yeniden hukuka dönme ihtimaliydi hepimizi umutlandıran. Ben de “Yeniden bir Tanzimat Dönemi’ne giriş yapılabilir mi?” tadında bir makale için kollarımı sıvadım.

Çünkü Erdoğan Türkiye’si tam da “Gavur Padişah” unvanına sahip Sultan Mahmut dönemini yaşamaktaydı. En azından birkaç gün öncesine kadar öyleydi.

Gavur Padişah kendi diktatörlüğünü kurmak için orduyu dağıtmış, tarikatları yasaklamış, Kürtlerin otonom yapısını ortada kaldırmıştı. Mısır’dan yola çıkan Mehmet Ali Paşa kuvvetleri İstanbul’a yaklaşınca, tahtını korumak için de Rusların himayesine girme lüzumunu hissetmişti. 

İngiltere ve Fransa’nın, İstanbul’u Ruslardan korumak için, Mehmet Ali Paşa’ya müdahalesi ile Tanzimat Fermanı ilan edilmişti. Gerçi Gavur Padişah ölmüş ve yerine gelen bu reformu yapmıştı. Yine de reform bir kaosun ardından Batı müdahalesi ile gelmişti. 

AİHM’nin Osman Kavala kararının, tahliye üzerinde etkili olduğunu ve bu durumun AB ile ilişkileri düzeltmek ve yeniden hukuka dönmek için bir adım olabileceği duygusuna kapılmıştım. Nasıl ki Tanzimat Reformu ile;

  • Can, namus ve ırz güvenliği sağlanacaktı,
  • Adil yargılamaya geçilecekti,
  • Mala-mülke el koyma yani müsadere kaldırılacaktı, 
  • Bütün halka eşit vatandaşlık hakkı verilecekti
  • Rüşvet yasaklanacaktı,
  • Adil bir vergilendirme sistemi kurulacaktı.

Aynen bunun gibi, Osman Kavala’nın tahliyesi, hem “adil yargılama” adına atılmış bir adım hem de Tanzimat Ferman’ındaki diğer reformların ilk adımı olabilir miydi? Lüzumsuz optimist bir yaklaşımdı benimki. Zaruri bir durumun doğurduğu optimizm. 

Tahliyeden hemen sonra bir başka mahkeme kararı ile Osman Kavala evine ulaşmadan yeniden tutuklanmıştı. Anlaşılan AB hukukunu arkadan dolanmak ve AB’yi kandırmaktan başka bir şey değildi yapılan. Kendilerini kandıranlar AB’yi kandırdığını sanıyorlardı. Henüz emekleme çağındaki çocukla saklambaç oynarken, çocuğun gözlerini kapatıp, kimsenin onu görmediğine ikna edebilirsiniz. Erdoğan da benzer bir oyunu AB ile oynuyor. Gözlerini karartınca, görülmediğini sanıyor.

Türkiye tarihinde yapılan reformların nerede ise tamamı, bir dış baskı ve/veya destek karşılığında gerçekleşmiştir denilse yeridir. 1839 Tanzimat Ferman’ı ile geçilen yeni düzen kısa bir müddet sonra bozulunca, 1856 yılında Islahat Fermanı ile Tanzimat düzeni devam ettirilmişti. İlginçtir Islahat Fermanı, Kırım’ın Ruslar tarafından işgaline karşı Avrupa’nın desteğini almak için ilan edilmişti. 1876 Kanun-i Esasi’nin ilanı ve Parlamenter Sisteme geçiş de İngiltere’nin desteği ile yapılmıştı. Osmanlı Devleti’nin son üç asrında yapılan reformların nerede ise tamamı Avrupa’nın isteği ile gerçekleştirilmiştir diyebiliriz. 

Türkiye’de de durum pek farklı değildir. Politikacıların memleketi batırmalarını, genellikle bir Batı merkezli bir baskı sonucu yapılan reformlar takip etmiştir. 

28 Şubat’ta da Türkiye siyasi ve ekonomik bir krize sürüklenmişti. Tıpkı sabık krizlerde olduğu gibi yaşanan ekonomik çöküş, bir hukuksuzluk krizinin sonucuydu. Toplumsal huzursuzluk bir patlama ile yüz yüze gelince Kemal Derviş öncülüğünde bir ekonomi paketi ve bunu destekleyen hukuk reformu ile yaşanan krizin üstesinden gelinmişti. AB ve ABD bir kez daha Türkiye’yi kurtarmıştı aslında.

Günümüzde ise yaşanan kriz, hem tarihte yaşanan diğer krizlere benzemekte hem de çözümü sabık krizlerde olduğu gibidir. Yeniden, yukarıda bahsedilen Tanzimat Fermanı gibi, bir reform paketinin bir an önce ilan edilmesi ile AB ve ABD standartlarından evrensel bir hukuk düzeninin kurulması biricik çözümdür. 

Ama son günlerde yaşananlar bir kez daha gösterdi ki Erdoğan da iktidarda bulunduğu müddetçe bir reform ihtimali kalmamıştır. Üstelik Erdoğan’ın iktidarda kalmak için yapmayacağı şey yoktur. Esasen 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri ile AKP iktidarı kaybetti. Bu tarihten sonra Erdoğan iktidarda kalabilmek için kanlı operasyonlara girişmiş ve iktidarını vatandaşın akan kanı üzerinde inşa etmiştir.

Evet 2015’ten beri oluk oluk akan Kürdü ile, Türkü ile, Alevisi ile Sünnisi ile vatandaşın kanıdır. Kan üzerinde kurulan korku saltanatını sürdürmek için ihtiyaç duyulan kan oranı her geçen gün daha da artmaktadır. Son günlerle Suriye’de hunharca akan ve akıtılan kanın tek sebebi, Erdoğan’ın sarsılmakta olan tahtını tahkim etme ve ilelebet sürdürme projesidir. Yoksa TSK’nin Suriye’de bulunmasının ne terör ile, ne gelebilecek mülteciler ile, ne Türkiye’nin menfaatleri ile herhangi bir illiyet bağı yoktur. Bakmayın siz uydurulan gerekçelere.

Bu senaryoyu en son İttihat Terakki iktidarında görmüştük. Sahte bir reform ile bu sahte reforma tepki olarak ortaya çıkarılan sahte 31 Mart Olayı ve bunların üzerine kanlı bir Bâb-ı Âli Baskını ile gasp ettikleri iktidarı sürdürmek için savaş çıkarmaktan başka çıkar yol bulamayan İttihatçılar… verdikleri yanlış ve kanlı kararlar ile koskoca bir devletin sonunu getirdikleri gibi, kendileri de sağda solda bin perişan bir şekilde hâk ile yeksan olmuşlardı. 

Yüzyıl sonra değişen bir şey yok. Cumhurbaşkanı olmak için Anayasa’nın şart koştuğu “diploma” kriterini bile sağlayamayan Erdoğan, sahte evrakla Cumhurbaşkanı seçilir. Aslında o günden itibaren verdiği bütün kararlar, yaptığı bütün icraatlar geçersiz olan ve bunların hesabını bir gün vermesi gereken biridir Erdoğan. Sahtekarlık diplomada yapılan ile sınırlı değildir. Sonrasında yapılan bütün seçimler gibi referandumda sahtedir ve geçersizdir. Mühürsüz olduğunu bütün dünya bilmektedir. Üstelik bu referandumdan sonra kotardıkları Cumhurbaşkanlığı seçimi de sahtedir. O da geçersizdir. 

Bütün bu sahtekarlıklar ortasında 15 Temmuz sahte darbesi ile kendi darbelerini yaparken, TSK’ye tarihinin en büyük tuzağını kurarak, TSK’nin boğazını kesip, köprüden atmışlardı.

Tam da bütün bu sahtekarlıkların ortaya çıkmaya başlandığı, itirafların yavaş yavaş mırıldandığı, ekonominin artık yürütülemez hale geldiği, 17/25 hırsızlıklarının yeniden gündeme geldiği, yeni kurulan ve kurulacak partiler ile iktidar ümitlerinin yavaş yavaş tükendiği, suç ortakları Ergenekon ile ittifakın sarsılmaya başladığı, darbe söylentilerin ayyuka çıktığı, AB ile ilişkilerin durma noktasına geldiği, ABD ile her gün yeni bir gerilimin yaşandığı, Rusya ile menfaatlerin çatışmaya başladığı… Hülasa Erdoğan’ın bütün hesap ve planlarının bir bir çöktüğü, saltanatının öncül sarsıntılarla çatlamaya devam ettiği bir hengamda Suriye (bir bakıma Rusya ile) TSK’yi savaşa sokma teşebbüsü sadece ve sadece Erdoğan’ın saltanatını kurtarma operasyonudur. 

Ama bunun ona da bir fayda vermeyeceğini herkes bilmelidir. Akıbetleri İmparatorluğu yıkan İttihatçılarla aynı olacaktır.