NATO’nun kanayan beyni

Akıl bağ kurma yeteneğidir. Eşya ve hadiseler arasında aklı kullanarak bağ ve ilişki kurma ameliyesi ise fikirdir. Fikretme yani düşünme bir metot çerçevesinde olursa verimli ve isabetli sonuçlar alınabilir. Bilim adamları yaklaşık olarak 19 farklı düşünme metodu ortaya koymuşlardır. Ortaya çıkan problemlerin çözümünde, problemin mahiyetine uygun en doğru düşünme metodu kullanılarak en sağlıklı çözüme ulaşılabilir. 

O metotlardan biri de “yanal düşünce” diye tercüme edilen “lateral thinking”tir. Diğer klasik yöntemler yetersiz kaldığında, yanal düşünce metodu sorunun çözümüne yardımcı olabilir. Edward de Bono tarafından keşfedilen bu düşünme metodu birçok uluslararası sorunun çözümünde kullanılmıştır. 

Bilemiyorum, 15 Temmuz Darbesi ile NATO ilişkisini çözmekte bu metot işe yarayacak mı? Uzun zamandır zihnimi meşgul eden sorulardandır: NATO 15 Temmuz’u önceden biliyor muydu? Ya da Rusya’nın ve İran’ın teyakkuza geçtiği bir gecede NATO uyuyor muydu?!!! NATO içinde fikir ayrılıkları, tartışmalar mı olmuştu, o gece? Sonuçları itibariyle NATO’nun TSK’den tasfiyesi ile sonuçlanan 15 Temmuz’a neden engel olunamamıştı? 

Yanal düşünce ürünü sorular ise şunlardır: Yoksa, TSK’nin de NATO’dan tasfiyesi ile sonuçlanacak böyle bir adıma bilerek mi müsade edilmişti? Batı’nın tehdit algısında bir değişim mi olmuştu? Bundan dolayı Türkiye artık NATO içinde (veya NATO içinde bir kanat açısından) NATO’ya tehdit ve istemeyen bir ülke miydi? Ya da tıpkı Erdoğan gibi NATO da veya NATO içinde bir kanat  Gülen grubunun tasfiyesini mi arzuluyordu?

Soruları çoğaltmak mümkün.

NATO’nun kuruluş felsefesi ve amacı herkesin malumu. NATO üyelerinin bireysel özgürlük, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerine bağlı, benzersiz bir değerler topluluğu olduğu kuruluş sözleşmesinde ifade ediliyor. Bu değerleri tahrip eden SSCB’nin genişlemesine ve değerlerinin yayılmasına karşı kurulduğu da ayrıca belirtiliyor. 

Hal böyle iken bireysel ve toplumsal özgürlükleri ayaklar altına alan, demokrasi ve temel insan haklarını rafa kaldıran, NATO’nun güvenliğini tehlikeye atan bir otoriter rejiminin kurulmasına yol açan 15 Temmuz Darbe’sine, en hafif ifadesi ile göz yuman, bilahare yeni rejimin sırtını sıvazlayan irade, NATO muydu? Yoksa bu irade NATO içinde, artık NATO’nun da eksenini değiştirmeye çalışan başka bir odak mıydı? 

Çok soru sorduğumun farkındayım. Bu soruların net bir cevabını vermek de mümkün olmayabilir. Ama yanal düşüncenin ürünü bazı mülahazalarımızı ortaya koyabiliriz. 

Önce bir tarihi ve siyasi arka plan verelim.  

15 Temmuz, bir yönü ile 11 Eylül 2001 (9/11) saldırıları ile başlayan yeni konjonktürün ürünü. 9/11’den yaklaşık 10 yıl önce SSCB yıkılmış, Varşova Paktı dağılmış ve Batı’nın tehdit algısında Rusya’ya karşı yumuşama olmuştu. Bu sürecin devamında 2001’de dünyayı sarsan 11 Eylül olayları meydana geldi. El-Kaide militanları ABD’ye yönelik dehşetli bir terör saldırısı düzenledi. 2.996 sivil hayatını kaybetti ve 10 milyar dolar civarında maddi hasar meydana geldi. Artık literatüre yeni bir kavram ve yeni kavramla beraber yeni bir düşman girmiş oldu: İslami terör.

Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi bu saldırılarla hayat buldu. George W. Bush, önce El-Kaide lideri Usame b. Ladin’i yakalamak amacı ile Afganistan Savaşı’nı başlattı, ardından teröre destek verdiği ve kimyasal silah bulundurduğu gerekçesi ile Irak’ı işgal etti. Terörizm ile savaş kampanyası başlatıldı. Bu kampanya çerçevesinde NATO’nun 5. maddesine dayanarak NATO güçleri devreye girdi ve Afganistan’da Koalisyon Güçleri oluşturuldu. Bu kampanyaya en çok İngiltere destek vermişti. Irak’ın işgalinin de benzer gerekçeleri vardır. Burada da ABD ve İngiltere öncülüğünde oluşturulan Koalisyon Güçleri taarruzları gerçekleştirmişlerdi. 

Arap Baharı diye bilinen Ortadoğu’nun yaprak dökümü, 9/11 ile başlayan Ortadoğu’daki büyük değişimin devamı mahiyetindedir. Görünürde özgürlük talebi, ama özünde partallaşmış müstemleke komiserlerinin nöbet değişimi ile sonuçlanacak süreç, Libya’nın NATO üyesi ülkeler tarafından oluşturulan Koalisyon Güçleri tarafından bombalanması ve Suriye’de de yine çoğunluğu NATO üyesi ülkelerden oluşan Koalisyon Güçleri’nin savaşa girmesi ile zirveye ulaştı. 

Burada dikkat çeken husus; Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de oluşturulan Koalisyon Güçleri’nin çoğu NATO üyesi ülkeler olduğu halde, Türkiye bu güçlere dahil edilmemiştir. Sadece Afganistan’da ana savaş bitince Türkiye’de orada görev almaya başlamıştır. Üstelik Suriye’deki Koalisyon Güçleri’ne, planlanan Arap NATO’sunun müstakbel üyeleri de katılmıştır.

Bir diğer mevzu ise İngiltere’nin AB’den ayrılma sürecidir. 2016’da başlayan Brexit süreci bu yıl sonunda tamamlanacak. AB’den ayrılan İngiltere, güneş batmayan imparatorluğun ihtişamlı zamanlarının hülyasıyla hareket ediyor. İngiltere’nin yeni vizyonu hem AB hem de NATO içinde bazı krizlere sebep olmaktadır. Ortadoğu’daki geleneksel oryantalizmi ile İngiltere, AB ve NATO hedeflerinin rağmına yeni bir oyunun peşinde olduğu hissini veriyor. Asya’daki (daha ziyade Çin’deki) gelişmelere yönelen ABD, Ortadoğu’da ağırlığı İngiltere’ye bırakmışsa benzemektedir.

İngiltere, Ortadoğu’da yeni ve farklı bir oyun kurmanın peşindedir. Tarih boyunce İlgiltere’nin Ortadoğu’ya ilgisinde inişler ve çıkışlar hep olmuştur. Bunun için en çok Fransa ve Almanya ile karşı karşıya gelmiştir. Yani düşünmüyor değilim: Acaba Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile yaşanan krizde, İngiltere mi Erdoğan’a cesaret veriyor? Bunu zaman gösterecektir.     

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “NATO’nun beyin ölümünü gerçekleşti” açıklamasının arkasında yatan neden, Ortadoğu’da yapılan görev değişimi ve bunun doğurduğu politika değişimi ki, bunun merkezinde Türkiye vardır. Eğer NATO’nun beyin ölümünü kabul edeceksek, 15 Temmuz Darbesi’nin NATO’nun beyin damarlarını tıkayan bir pıhtı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Erdoğan iktidarı, Batı’nın tehdit algısında ilk sırada yer alan Rusya ile flörte devam ediyor. Batı için Rus tehlikesi Soğuk Savaş Dönemi ile sınırlı değildir. Rusya’nın büyük bir güç olarak ortaya çıkmaya başladığı 18. yüzyıldan itibaren, ki Çar I. Petro dönemine tekabül eder, Avrupa Rus’un nefesini ensesinde hep hissetmiştir. Aynı tehditi Osmanlı Devleti de yaşadığına göre Rusya; hem Türkiye, hem de Batı için müşterek tehdit olmuştur. Ama kadimden beri bizim liderlerimiz bu durumu Batı ile gerçek bir ittifaka dönüştürmek yerine, istismar etmeyi tercih etmişlerdir.

9/11’den sonra Batı’nın tehdit algısında zirveyi zorlayan İslami(!) terör, adeta Erdoğan yönetiminin şefkatli(!) kanatlarında büyümeye devam ediyor. Avrupa şehirlerinde meydana gelen terör saldırılarını düzenleyenlerin yolunun bir şekilde Türkiye’den geçmiş olması bir tesadüf müdür? Ya Suriye’de terör unsurları ile Erdoğan iktidarının işbirliğine ne demeli. Suriye’deki ve ardısıra Libya’daki bir çok teröristin, Erdoğan iktidarının gayrı meşru çocukları olduğunu bilmeyen var mıdır? Türkiye’nin istihbaratını, ordusunu ve polisini adeta bu teröristlerin hamisi, destekçisi ve cephanecisi yapan Erdoğan, NATO için güvenli bir müttefik olabilir mi? 

Eğer NATO içinde bir kanat hala Erdoğan’ın sırtını sıvazlıyorsa, Erdoğan’ın silah şirketlerine destek veriyorsa, Türkiye’den çaldığı paraları Man Adası gibi güvenli limanlarda muhafaza etmesine yardımcı oluyorsa, NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiş midir, gerçekleşmemiş midir? 

Sanırım, Macron haklıdır. 

Gülen cemaati, samimi bir şekilde Batıcı olan bir gruptur. Batıcı olmak Gülen cemaatinin doğasında vardır. Çünkü onlar Hıristiyanlarla bir ittifak kurup, dinsizlikle mücadele edeceklerine inanırlar. Müslüman kimlikleri ile Batıcı ve Batılı olmak ve onlarla müşterek bir hayat kurma idealine sahiptirler. Said Nursi’nin NATO’ya destek vermesi, Fethullah Gülen’in Komünizm ile mücadele derneğinin kurucularından olması ve son olarak ABD’ye taşınıp yerleşmesi bir tesadüf değildir.

Hal böyle iken Batı düşmanı ve Batı ile yeniden hesaplaşmanın hesaplarını yapan Erdoğan’ın, Batı yanlısı bir grubu soykırıma tabi tutmasına müsaade eden bir NATO’nun yaşam belirtileri zayıflamış demektir. 15 Temmuz ile başlayan sürecin sonunda Erdoğan, Avrupa’nın kapısına dayanmış, bir taraftan toprak talebinde bulunurken, diğer taraftan Avrupa’nın sivil halklarına tehditler savuruyor. Bütün bu sorunların başlangıcı, 15 Temmuz’da başlayan soykırıma NATO’nun susması veya zımni destek vermesidir.

NATO’nun beyin ölümünü gerçekleşmemiş olsa bile, yoğun bakım ünitesine bağlı olduğu bir gerçektir. Bakalım doktorlar ona bir çare bulabilecek mi?