Yunanistan yalnız değildir…

Cumhur Koalisyonu’nun küçük ama etkili ortağı ve şimdiye kadar bütün talepleri büyük ortak tarafından itina ile yerine getirilen MHP lideri Devlet Bahçeli, tarihi bir hamle ve/veya hata yaparak Yunanistan’dan toprak talebinde bulundu:  

“Milletimizin acil beklentisi Ege’de hakim olan statükonun sorgulanması; adil, eşit ve hakkaniyetli şekilde dengelenip değiştirilmesidir.

Oniki Ada’nın coğrafi, siyasi ve diğer özellikleri hesaba katılarak hukuken tekraren ele alınması Ege’de barış ve istikrar umutlarına canlılık katacak, ülkemiz aleyhine teşekkül eden adaletsizliği bir nebze de olsa telafi edecektir.”

Devlet Bahçeli’nin Türkiye’yi bir savaşa sürükleyebilecek bu beyanına AKP cenahından, bu yazıyı kaleme aldığım ana kadar, herhangi bir itiraz gelmedi. Bahçeli’nin toprak talebi, Cumhur koalisyonunun ortak bir kararı değilse, Neo İttihatçıların, Erdoğan’ı iyice köşeye sıkıştırıp ipleri tamamen ele geçirmeye yönelik bir hamlesi olabilir. Savaş demek kontrolün yani yönetimin fiilen askere geçmesi demektir. Eğer bu talep Koalisyonun ortak kararı ise, Erdoğan artık Neo İttihatçıların hegemonyasına tam olarak teslim olmuş demektir.

Yunanistan’ın Meis adasına asker konuşlandırmasına Erdoğan’ın verdiği tepki, onun artık ortaklarına teslim bayrağını çektiği ve bir önceki yazıda ifade ettiğim gibi savaştan başka bir çaresi kalmadığını da göstermektedir. Bununla beraber, belki bunlardan çok daha önemli olan ise, muhtemel bir savaşı kazanmak hususunda yaşadığı güven probleminin satır arasındaki ifadelere yansıyan Erdoğan, ilgili devletlerin sivil vatandaşlarını tehdit etmek sureti ile kan kokan bir hamle yaptı:

“Yunan halkı muhteris ve kifayetsiz yöneticileri yüzünden başlarına gelecekleri kabul ediyor mu? Fransız halkı muhteris ve kifayetsiz yöneticileri yüzünden ödeyecekleri bedelleri biliyor mu?”

O zaman biz de şunu soralım; Türk halkı Erdoğan ve Neo İttihatçıların ihtiraslarını tatmin etmek için ödeyeceği bedelleri kabul ediyor mu? Yeniden bir Sevr Antlaşması zeminine düşmeyi göze alıyor mu? 

Savaşın başlaması bir kıvılcıma bağlıdır. Akdeniz’de angajman seviyesinin gemi komutanları düzeyine indirilmesi ülkeyi büyük bir felaket ile buruna buruna getirmiştir aslında. Yakın zamanda Rus uçağının Suriye’de devrin Başbakanı’nın emri ile düşürülmesi kimseye ders olmamış anlaşılan. Türkiye, örtülü bir şekilde, öldürülen pilot için kan parası ödemeye devam ediyor. Üstelik Suriye’de Rus saldırılarında yüzden fazla asker şehit olunca, Erdoğan ve avanesinin Kremlin’de soluğu aldığına ve orada ayakta dakikalarca beklediğine bütün dünya şahittir. Demek savaş kameraların karşısında atıp tutmaya benzemiyor.

15 Temmuz’dan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapısı NATO, ABD ve AB karşıtı kadrolar lehine değişmişti. NATOcu diye bilinen askerler tasfiye edilmişti. TSK’nin kontrolü artık Neo İttihatçıların elindedir. Onlardan herhangi bir gemi komutanının, temel hedefleri olan Türkiye’yi Batı sisteminden koparmak için, girişebileceği bir maceranın bedeli bütün memleket için ağır olacaktır. Ama Neo İttihatçılar tıpkı Bab-ı Âli Baskını’nda olduğu gibi Erdoğan ile paylaştıkları iktidarı, mutlak ele geçirmeyi netice verecek böyle bir hamle yapabilirler. Hatta bunu TCG Muavenet Fırkateyni’nin intikamı diye de anlatabilirler.

Hatırlayınız Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdiğini. Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adındaki iki Alman savaş gemisi Osmanlı’ya sığınmıştı. Osmanlılar da daha önce İngilizlere parasını verip de teslim alamadıkları iki gemiye mukabil, bu iki gemiyi satın aldıklarını İngiltere’ye bildirdiler. Gemilerin isimleri Yavuz ve Midilli olarak değiştirilerek göndere Osmanlı bayrağı çekildi. Ama gemilerin komutası hala Almanlarda idi. Ve bir gece ansızın Karadeniz’e açılan bu gemiler Rus limanlarını topa tuttu. Böylece Osmanlı Devleti, savaşın fitilini ateşleyerek fiilen savaşa girmiş oldu.

Winston Churchill, daha sonra yazdığı sonra anılarında, Goeben’in Osmanlıları savaşa girmeye zorlayarak, “Bir geminin daha önce hiç getirmediği kadar fazla katliam, sefalet ve yıkım getirdiği” görüşünü dile getirmiştir.

Umarım angajman düzeyini gemi komutanlıkları indirenler gerekli hesabı yapmışlardır.

Gerilimin tırmanmaya başladığı günlerde “Yunanistan’ı Türk donanmasının önüne atanların yarın yaşanacak bir sıkıntıda asla ortada gözükmeyeceklerini bizim kadar Yunanlı komşularımızın da bilmesinde fayda mülahaza ediyorum” diyen Erdoğan yanılıyor. Yunanistan’ı yeni yetme, 80 milyonluk Türkiye’nin gölgesinde 10 milyon nüfuslu Avrupalı devletlerin piyonu küçük bir ülke olduğunu sanıyor. Tarih bilmiyor Erdoğan.

Topyekûn Batı medeniyetinin ilk çıkış yeri Yunanistan’dır. Antik Yunan felsefesi ile bu felsefenin Yeni Çağda yeniden yorumlanması ile başlayan Aydınlanma dönemi Batı medeniyetinin iki sağlam temelidir. Bu mirasa ABD dahil bütün Batı sahip çıkar. Batılı güçlerin, kendi aralarında çatışma ve çekişme olsa bile, Yunanistan söz konusu ise hemen ittifak ettiklerini tarih göstermektedir. 

Yunanistan Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık savaşı vermeye henüz başladığında, dönemin süper güçleri bu isyana desteği esirgememişlerdi. Öyle ki birbiri ile rekabet halinde olan Rusya, İngiltere ve Fransa, Mora’da ayaklanan Rumları bastırmak için hazırlık yapan birleşik Osmanlı ve Mısır (Kavalalı Mehmet Ali Paşa) donanmalarını 1827’de Navarin’de imha etmişlerdi. 

Nitekim Rusya’nın müteakip yıllarda Osmanlı topraklarına saldırması ve Balkanlar’da ilerlemesi neticesinde imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanistan 1829’da bağımsız bir devlet olmuştu. Yunanistan’ın kuruluşunda muazzam emeği olan Rusya’nın, olası bir Türk-Yunan savaşında hangi tarafta yer alacağını tahmin edebilirsiniz. AB üyesi ülkeler şimdiden tarafını belirledi bile. ABD ise mezkur krizden önce Yunanistan’a gönderdiği kuvvetlerle tarafını belirlemişti. Türkiye’nin etrafına silah ve mühimmat yığınağı yapan ABD, acaba bu günlere mi hazırlık yapıyordu?  

Madem durum bu minval üzeredir. Savaşı kim, niye istiyor?

Erdoğan ve müttefikleri içeride iyice sıkıştılar. Bu denli bunaltıcı hava ancak bir seçimle dağılabilir. Fakat ne Erdoğan, ne de Bahçeli bir seçimi göze alabilmektedir. Ayasofya büyüsü iki günde, Karadeniz bulunduğu farzedilen gazın etkisi iki saatte tükendi. Artık halk da bu numaraları yutmamaktadır. Ama Cumhur koalisyonunun da bir seçime cesareti yoktur. Hal böyle olunca ancak bir savaş ortamında iktidarlarını sürdürebileceklerine inanmaktadırlar. 

Komşularla sıfır sorun politikası ile yola çıkan AKP’nin, bütün komşularla savaş politikasına evrilmesinin temelinde yatan sebebi bulabilirsek, Türkiye’yi selamete çıkarabiliriz. 

Benim aklıma 17/25 geliyor.