Terörün tevhit ontolojisi ve farklılaşan ekoller

“Müslümanlar, nasıl oluyor da bilerek ve isteyerek kötülüğü tercih edip, kötülük işleyip, kötülüğü meşrulaştırıp yüceltiyorlar” ifadesi bu kısa makalenin problematiğidir.  

Son günlerde Avrupa’nın farklı şehirlerinde işlenen, birbirinden bağımsız gibi görünen ama özünde aynı kaynaktan beslendiği anlaşılan terör eylemleri, İslam’ı yeniden tartışmaya açtı. Bu vesile ile, işlenen kötülüklerin en dip sebebi üzerinde düşünmek lüzumlu hale geldi.  

Fransa’da teröristler tarafından masum insanların hayatına yapılan ve katliam ile sonuçlanan saldırıların şokunu atlatmadan, Berlin’den gelen bir haber, bir kez daha sarsıntıya sebep oldu. Berlin’de bir Camii yönetimi, Covid-19 salgınından zarar gören işletmelere destek amacı ile yapılan yardımı, haksız yere alıp kullanmıştı. Bildiğiniz organize bir hırsızlık yapmışlardı. 

Alman polisinin baskınına en sert tepkiler Türkiye’den yükseldi. Batılılar bu duruma şaşırmış olabilirler. Ama biz Türkiyeliler için tanıdık bir manzara idi. Daha evvel suçüstü yakalanan hırsızlara, en büyük desteği Türk diyanet mensupları vermişti. Onları kamuoyu önünde aklamış ve yolsuzluğun hırsızlık olmadığına dair fetvalar vermişlerdi. Diyanet mensuplarının akladığı o hırsızların, Berlin’deki hırsızları korumaları bizim tarafımızdan anlaşılabilir. Ama hırsızları İslamofobi tepkisi ile korumaya çalışmak, dünya barışına yapılan büyük bir saldırıdır.

Bu ve benzeri konular hakkında düşünürken Türkiye’de gözaltında iken işkence gören bir KHK’lının anlatımları dehşetin boyutlarını derinleştiriyordu. Ona işkence eden işkenceciler, işkence arasında abdest alıp, işkence altında can çekişen birinin başında namaz kılabiliyordu.

Bu kadar da olmaz derken şimdi de biz insanlar Viyana saldırısı ile bir kez daha şoke olduk. 

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama bu yazıda, bütün dünyanın artık burun buruna geldiği ve kurumsallaşmaya başlayan bir hareketin inanç zeminini analiz etmeye çalışacağız.     

İslam dini tevhit inancı üzerine bina edilmiştir. Ve Kur’an’ın inmesinin dört temel hedeflerinden birinin tevhit olduğu tefsirciler tarafından ifade edilmektedir. Tevhidin kelime anlamı ise Allah’ı birleme, bir kılma, bir sayma demektir. 

Tevhidin mahiyeti ile ilgili önemli tartışmaları başlatan İbn-i Teymiyye’dir. O tevhidi; “Uluhiyet” ve “Rububiyet”tevhidi olarak ikiye ayırır. Gerçek tevhidin, Uluhiyet tevhidi olduğunu ve Kur’an’ın iniş amacının da insanların bu tevhide inanmalarını sağlamak olduğunu iddia eder. Diğer taraftan Rububiyet üzerinde birleşen bir tevhidi ise, gerçek tevhit olarak kabul etmez ve bunun Mekkeli müşriklerin inancından farklı olmadığını söyler. Üstelik Rububiyet tevhidine inanan sufilerin de kafir olduğunu söyler. İbn Arabi gibi devasa alimleri de “kafir” kategorisine kor. Kafirin hükmü ise kitaldir. 

İbn-i Teymiyye’nin bu tasnifi ile Sünni İslam’da iki farklı ekol oluşur ve bir daha birleşmeyecek şekilde ikiye ayrılırlar: “Selefi tevhid inancı” ve “sufi tevhid inancı”. İbn-i Teymiyye’nin inşa ettiği, İbn-i Kayyim El-Cezvi’nin ilerlettiği, Mevdudi ve Seyyid Kutub’un bugüne uyarladığı tevhit, uluhiyet tevhididir. Günümüzde Mısır’da İhvan ve Pakistan’da Cemaat-ı İslami hareketleri temelde bu inancı benimserler. Türkiye’de ise selefi tevhit inancını günümüze aktaranların ise Diyanet teşkilatı içinde İmam Birgivi ile başlayan Kadızadeliler hareketi olduğunu bir önceki yazıda ifade etmiştim. Elbette İhvan ve Cemaat-ı İslami’nin de etkileri olduğunu biliyoruz. 

Başlangıç itibari ile İbn-i Teymiyye uluhiyet tevhidini merkeze alarak yeni bir İslam siyaset teorisini inşa eder. Onun halefleri de bu teoriyi günümüze kadar sürdürürler. Böylece siyaset tevhit ile direk bağlantılı bir ideolojiye dönüşür. Siyasi tercihleriniz inancınız olur ve siyasal İslam ideolojisi doğar. Rububiyet tevhidine inananlar gibi İslam dairesinde olanlar dahil, farklı inanan ve düşünenlerin küfrüne veya şirkine hüküm verip bu insanları öldürmek ve/veya yok etmek selefi inancın en önemli yansımalarından biridir. Sanırım İslami terörün en önemli kaynağı budur. Selefilerin çoğu terörist olmasa bile, Müslüman teröristlerin çoğunun selefi olduğunu biliyoruz. Teröre bulaşmayan selefilerin terör ile aralarına mesafe koyamamalarının ve zımnen destek vermelerinin altında bu inanç yatmaktadır.      

Halbuki “iman” aslında bir “bağ” kurmaktır. Tevhit ise varlığı kozmolojik olarak tek bir kaynağa, tek bir çıkış noktasına yani Tanrı’ya dayandırmak ve “Tanrı” ile “varlık” ve varlığın özel bir parçası olan “insan” arasında bir “bağ” kurmaktır. Tanrı’yı ilk ve evvel görüp, varlığı O’nun varlığının bir tecellisi ve tezahürü görüp ve bütün varlığı ona bağlayıp, o bağın doğurduğu değerler ile kendi dışındaki varlık alemi ile ilişkiye girmek rububiyet tevhididir.

Kanaatimce rububiyet tevhidinin ilk mimarı, bu kavramı kullanmamış olmasına rağmen, İbn Arabi’dir. Gerçi, İbn Arabi’nin İslam dünyasında tam anlaşıldığını kimse söyleyemez. Ama varlığın kozmolojik izahının doğurduğu rububiyet tevhidi, farklı bir boyutta Said Nursi’de de görülür. Nursi “iman bir intisaptır”, yani bir bağ kurmaktır demek sureti ile İbn Arabi ile zımni olarak aynı zeminde buluşur. Fakat Fethullah Gülen, İbn Arabi’nin bir talebesiymiş gibi yazmaktan geri durmaz. Bir örnek verecek olursak; “Ulvi Alemler” isimli makalesinde İbn Arabi’nin “Fusûsü’l-Hikem” adlı eserinde kurulan kozmolojiyi yeni bir dille ifade eder. Böylece Rububiyet tevhidini bir kez daha yorumlayarak sufi tevhit inancını günümüzde yeniden canlandırır.  

Aslında Türkiye’de Erdoğan’ın Gülen cemaatine karşı yürüttüğü kanlı savaşın dip nedenlerinden biri de bu inanç farklılığıdır ki; Erdoğan ve onun Diyanet teşkilatı bunu açıkça ifade etmişlerdir. Tıpkı selefleri gibi Gülen’i ve takipçilerini “fırak-ı dalle” yani “sapık bir hareket” olarak tanımlamışlardır. Çünkü Nurculuk ekolünün devamı olan Gülen hareketi selefi değil, sufi tevhit inancına sahiptir. Erdoğan gibi selefilerin çoğuna göre; “Gülenistler kafirdir ve öldürülmeleri gerekir.” Verdikleri ölüm fetvalarının ve işledikleri cinayetlerin altında bu düşünce vardır.

Gülenciler neden bu inanç farklılıklarından hiç bahsetmezler, doğrusu anlayabilmiş değilim. Belki onlar da farklı inandıklarının farkında değildirler.    

İslam dünyasındaki iki farklı ekolün halkalarını tanımak için, İbn-i Teymiyye ve İbn Arabi’den günümüze kadar etkili olan temsilcilerinden ve son durumlarından bahsettim. Böylece iki ekol arasındaki kavganın da anlaşılabileceğini düşünüyorum.

Evet “Tanrı” ile “insan” arasından varoluş itibari ile bir “bağ” kurmadan, Tanrı’yı birleme, bir kılma ve bir sayıp O’na ibadetleri tahsis etmenin Tanrı’nın putlaştırılması sonuçlandığı ve İslam’ın özüne muğayir sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Konunun bir yönü de inananların Tanrı’yı algılama biçimi ile alakalıdır. Selefiler Tanrı’yı daha ziyade varlıktan hariç, bağlantısız ve aşkın tasavvur ederler. Tanrı’nın varlık ile münasebetini yaratma ile sınırlı imiş gibi davranırlar. Onlara göre Tanrı yaratmış ve hükmünü vermiştir. Hüküm Allah’ındır. Öyle ise Tanrı’nın hükümlerine itaat etmeyenler ile sonuna kadar savaşmak ve onları yok etmek gerekir. 

Ama sufi tevhit inancı ise Tanrı’yı tecelli ve tezahürleri ile varlıkta içkin ve bağlantılı görürler. Yaratmak fiili her an olan bir tecelli ve tezahürlerdir. Bir film şeridinin karelerden oluşması gibi yaratılış da anlık karelerin bir şeritte birleşmesi yani sürekli tecelli ve tezahürlerdir. Onlara göre de hüküm Allah’ındır. Ama Allah kiminin Müslüman, kiminin Hıristiyan, kiminin ateist veya başka bir inançta olmasına müsaade ettiği için dinler ve diller farklı farklıdır. Zaten Allah dileseydi bütün insanları tek kavim yapar ve herkesi kendine mümin ve Müslüman yapardı. Maden dinler ve dillerin farklı farklı olması Allah’ın muradıdır, öyle ise herkes ile barış içinde yaşamak ve kendi inançlarının güzelliğini göstermek esastır.

Bir diğer önemli fark ise selefiler sadece kendilerinin cennete gireceğini iddia ederken, Said Nursi gibi sufi-meşrep düşünürler ise Hıristiyanların da tıpkı Müslümanlar gibi cennete gidebileceğini söylerler. İki ekol arasındaki bütün inanç ve düşünce farklılıklarını yazmak bir makale hatta bir kitabın istihap haddini aşacağından burada kesiyorum.

Bu arada konumuzla da bağlantılı olan Viyana’daki saldırıları lanetlerken şunu da eklemek istiyorum. Evet Avrupa sarsılıyor. Türkiye’de Kürtler, Aleviler, demokratlar, Gülenciler yıllardır selefiliğin zulmü altında inlemekteydiler. Bizim yıllardır mustarip olduğumuz illetten, maalesef, Avrupa da nasibini almaya başladı. 

Erdoğan Avrupa’nın hukuk, adalet ve özgürlükler temelini sarsmak için, açık ve gizli, Avrupa’ya saldırıyor. Avrupa’nın güvenlik kaygılarını tetikleyip, özgürlüklerinden taviz veren otoriter bir yapıya dönüşmesini arzuluyor. Avrupa’nın muhtemel, böyle bir dönüşümünün ona güç katacağını biliyor. Avrupa’daki Müslümanların maruz kalabilecekleri herhangi bir kötü muamele, Erdoğan’ın başarı hanesine yazılacaktır. Böylece Türkiye içinden ve dışından daha fazla Müslüman’ın Erdoğan etrafında toparlanmasına ve onun halifelik rüyalarına hizmet edeceğini biliyor. Siz de bilin istedim.