Erdoğan’ın yeni denge siyaseti: ABD’ye karşı AB  

Türk iç ve dış politikası uzun zamandan beridir, Erdoğan ve ailesinin maddi çıkarlarına ve bu çıkarları meşrulaştıran, koruyan ve sürdüren ideolojilerin hedeflerine göre inşa edilmiştir. Yerlilik ve millilik sloganları üzerine bina edilen kaba retorik ise mezkur gerçeği gözden kaçırmak içindir. 

17/25 Aralık 2013 tarihi her bakımdan Erdoğan için milat olmuştur. Muhalifleri cezalandırmak için tahsis edilen bu tarih, sadece yasal bir başlangıç belirlemek için değildir. Ne yaparsa yapsın, ne çalarsa çalsın, ne suç işlerse işlesin farketmez, Erdoğan’ın yanında veya karşısında olanları belirlemek ve belirlenen bu konuma göre ceza ve mükafat vermek, binaenaleyh yeni iç ve dış politikalar üretmek için bir milat olarak belirlenmiştir bu tarih. Bir bakıma Erdoğan’ın kendi hakikatinin arşına ulaşmak için, içine gizlendiği kıyafetleri, bir yılanın deri değiştirmesi gibi, değiştirdiği tarihtir.

Türkiye İslamcıları homojen bir yapı değildir. Siyasal İslamcı hareketler, İran kaynaklı İslamcılık, İhvan ve Cemaat-i İslam gibi Türkiye dışı selefi fikirlere dayanan İslamcılık, selefileşmiş tarikatlara dayanan İslamcılık, selefileşmiş Nurculuğa dayanan İslamcılık, Türk tipi selefiliğin taşıyıcısı Diyanet’e dayanan İslamcılık bunların en meşhurlarıdır. Hemen hemen mezkur selefi İslamcı hareketlerin tamamı Erdoğan’ın yaptığı yolsuzlukları ister verdikleri fetvalarla ister başka yorumlarla olsun bir şekilde meşrulaştırmış, her şeye rağmen Erdoğan’ı harici saldırılardan korumuş ve verdikleri destekle Erdoğan’ın yolsuzluk düzenini sürdürmesini sağlamışlardır. Bir yanılgı olarak daha evvel 15 Temmuz Rejimi diye adlandırdığım düzen, aslında 17/25 Aralık Rejimidir. Çünkü yargılamalarda 15 Temmuz 2016 tarihi değil, 17/25 Aralık 2013 bir milat olarak kabul edilmektedir.  

Kurulan bu düzen 17/25 Aralık 2013 tarihinden itibaren yeni paradigmalar üretmiştir. Erdoğan da kendisine destek veren bu yapılara devletin maddi ve manevi kaynaklarını rüşvet olarak dağıtmış ve karşılıklı bir memnuniyet ortaya çıkmıştır. Bu ahlaksız memnuniyet ile Erdoğan ile İslamcılar arasında, bir çalılıkta muaşaka yapan iki yılanın birbirine sarılması gibi, karşılıklı bir bağımlılık hali ortaya çıkmıştır. Bilahare Ülkücüler de icra edilen bu zevk u safaya iştirak edeceklerdi. Ama herşeye rağmen  Erdoğan’ın “dürüst ve ahlaklı siyasetçi” imajı darmadağındır artık. Herkes kralın çırılçıplak olduğunu biliyor.   

17/25 Aralık operasyonlarının dış politikaya bakan yönü ise büyük bir tarihi kırılmayı ifade eder. Erdoğan’ın yetmiş yıllık Türkiye-ABD stratejik ortaklığının altını oyduğu ve ABD’ye karşı gizli bir savaş yürüttüğü gerçeğini ortaya çıkarmıştır. ABD’nin uzun zamandır İran’a uyguladığı ekonomik ambargonun devlet imkanları kullanılarak, Erdoğan tarafından sistemli bir şekilde delindiği ortaya çıkmıştır. 17/25 yolsuzluk davalarını kapsayan dosyaların Reza Zarrab vasıtası ile ABD’ye taşınması ile Erdoğan’ın gizli yürüttüğü savaş, artık imkanların elverdiği ölçüde daha açık bir şekilde yapılmaya başlandı. Erdoğan’a göre 17/25 operasyonlarının arkasında ABD vardır ve en çok bununla mücadele etmelidir. 

Osmanlı Devleti kendi ekonomik, siyasi ve askeri imkanları ile toprak bütünlüğünü muhafaza edemeyince, Batı (daha çok Fransa ve İngiltere) ile Rusya arasında bir “denge siyaseti” güderek varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Bazen Batı kaynaklı, mesela Mehmet Ali Paşa gibi bir tehlikeye karşı Rusya’dan, bazen de Rus tehlikesi, mesela Kırım’ın işgaline karşı Batı’dan destek alarak varlığını sürdürmüştür. 

Küçülmüş ama yıkılmamıştır. Türkiye ise yine Rus tehlikesine karşı Batı’dan (daha çok ABD) askeri, siyasi ve ekonomik destek alarak topraklarını korumayı başarmıştır. Sadece toprak bütünlüğü de değil. Ekonomik ve siyasi olarak da ayakta kalabilmek için Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği’ne göbekten bağlıdır. Bu göbek bağını koparması nerede ise imkansızdır. Bu durum Stalin’in Türkiye’den toprak talep ettiği 1945 yılından beri böyledir.

Ama 17/25 Aralık 2013’ten sonra değişmeye başlayan eksen kayması 15 Temmuz 2016’dan sonra yeni bir hal almıştır. Erdoğan’ın ABD’ye karşı artık yeni müttefikleri vardır. Bir taraftan Putin ile stratejik ilişkiler geliştirilirken, diğer taraftan İran ile Ortadoğu’da yeni bir denge arayışına girmiştir. İran ile ilişkilerin temelini İsrail’in kuşatılması oluştururken, Rusya ile kaygılı ilişkilerin hedefi ise NATO’yu işlevsiz hale getirmek, olmadı NATO’nun işlevini azaltmaktır.

Erdoğan, Putin’in NATO içindeki ajanı gibi davranmıştır. Kaygılı dememin sebebi, Türkiye ile Rusya arasında dondurulan kan davalarının bulunmasıdır. Bir taraftan Türkiye’nin Rus uçağını düşürüp pilotu ve bilahare Rus Elçisini öldürmesi, diğer taraftan Rus saldırılarında İdlib’te 60 askerimizin şehit edilmesi karşılıklı güvensizliğin temelleridir. 

Binaenaleyh, Trump döneminde Erdoğan’ın Putin ile flörtü çok da sakıncalı bir davranış olarak değerlendirilmiyordu Beyaz Saray’da. Ama şimdi ABD’de çok farklı bir yönetim var. Joe Biden’in “America is back” diyerek, ABD’nin sarsılan otoritesini tekrar kuracağına dair beklentiler Türkiye’de de politika değişikliklerine sebep oldu. “Erdoğan’ın boynuna geçirilen urgan” olan 17/25 dosyaları artık ABD’nin elinde bulduğuna göre, onun ABD ile tekrar bir dostluk ittifakı kurması mümkün değildir. Artık o özde düşman sözde müttefiktir. Bundan dolayı Erdoğan’ın ABD karşıtlığı politikasında bir değişim de söz konusu değildir. Erdoğan’ın yeni ABD politikasının temelinde, Trump döneminde Rusya üzerinden kurduğu dengeyi, Biden döneminde Avrupa Birliği (AB) üzerinden yeniden kurma arayışıdır. 

Evet Erdoğan, kurmaya çalıştığı ABD’ye karşı AB dengesi ile zaman kazanmaya ve varlığını sürdürmeyi deneyecektir. Belki göstermelik bir hukuk reformu yapmak, önde gözüken Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Ahmet Altan gibi rehineleri serbest bırakmak ve yabancı yatırımcıyı cezbedecek yasal düzenlemeler yapmak gibi göz boyayıcı hareketler ile AB’nin gönlünü kazanmaya çalışacaktır. 

İkinci olarak Saray mamülü olan Doğu Akdeniz, göçmenler, Yunanistan ile gerilimler ve radikal İslamcılık vasıtası ile Avrupa’nın içine müdahale gibi sorunları şimdilik rafa kaldırılarak barış güvercini rolüne bürünecektir. Her ne kadar bütün bu politikaların öncelikli hedefi ekonomik krizi aşıp bir dönem daha Cumhurbaşkanlığını garanti etmek olsa bile, en temelde AB içinde ABD hegemonyasına karşı olan odakları mobilize etmek ve böylece ABD’ye karşı yeni bir denge unsuru kurmayı hedeflemektedir. Böyle bir tasavvurun bir yönü de uzun vadede AB’yi parçalamaktır ki, böyle bir projede İngiltere’nin zımni desteği olabilir. Çünkü Erdoğan ve radikal İslamcılara göre ABD “Büyük Şeytan”dır ve onunla mücadele farzdır.      

Biden’in kuracağını söylediği “demokrasiler ittifakı” meydana çıkmadan evvel, bu ittifakın potansiyel üyeleri ile olabildiğince dostane görünümlü ilişkiler kurmak suretiyle yeni sahnede yer almak istemektedir. Mümkünse ittifakın içinde bulunup, tıpkı NATO’da yaptığı gibi, kurulacak yeni ittifakı yozlaştırıp etkisini kırmaya çalışacaktır. İçine giremez ise dışarıdan AB üyesi gibi üye ülkeler ile kuracağı ilişkiler vasıtasıyla yeni ittifakı etkilemeye çalışacaktır. Bu etki sayesinde kendini bir müddet daha korumaya çalışıp Cumhurbaşkanlığı seçimini tekrar kazanıncaya kadar zaman kazanacaktır. Elbette ABD’nin yaptırımlarından ve keseceği cezalardan kurtulmak büyük hesaplarından biridir.       

Tıpkı Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan ile büyüyen kriz gibi, S-400 de Saray mamulü bir krizdir. Benim kanaatime göre bu üretilen sorunlar herhangi bir güvenlik saikine dayanmamaktadır. 17/25 Aralık Rejimini Batı’ya kabul ettirmek için masada pazarlık için hazırlanmış krizleridir. Erdoğan kendi diktatörlüğünü Batı’ya kabul ettirmek için bu sorunları üretmiş ve rejimin kabulü karşılığından bu sorunları çözmeyi kabul edecektir. Batı’nın kendini inkarı demek olan böyle bir kabul gerçekleşmediği sürece Erdoğan, Batı ile mücadeleye devam edecektir.