Türkiye’nin düzeni

7 Mayıs 1960 sonrasına “İkinci Cumhuriyet” denilmesi, alelade bir tarih belirlemek için değildir. Askerler, 1923-1950 tarihleri arasında kurup yönettikleri devleti, kısa bir süre için sivil makyavelist politikalara bırakınca, hemen bir karşı devrimin başladığını gördüler. Karşı devrimin en önemli tarafı, zannedildiği gibi, ezanın tekrar Arapça okunması, cemaat ve tarikatların tekrar görünür hale gelmesi değildir. Karşı devrim, bana göre, devlet idaresinde, inisiyatifin yavaş yavaş askerden sivillere kaymasıdır. 

Sivillerin inisiyatifi ele geçirmesinde uluslararası konjonktür, Türkiye’nin ekonomik koşulları ve artık değişen ve gelişen toplumsal yapı etkili olmuştu. Milli Şef idaresinde tebellür eden askeri idarenin, artık topluma verebileceği pek bir şey kalmamıştı. 

Zaman değişmiş ve eski jenerasyon askerler yönetemiyorlardı. Devir mecburi idi. Bazı askerler iktidarın devredilmesine karşı çıkmışlardı ama İsmet İnönü mezkûr gerçeği görmüş ve Bayar ve Menderes’te tecessüm eden sivil iradeye devir-teslim yapmıştı. Değişen şartlara göre CHP’yi onarmak, değiştirmek ve yeni bir hüviyet kazandırmak için biraz geri çekilmişti. 

Celal Bayar da İttihatçı idi. Bundan dolayı İnönü Bayar’a güvenmiş ve onun rejim aleyhine herhangi bir eylemin içinde olmayacağından emindi. Benim okumalarıma göre Bayar, Adnan Menderes’in popülist politikalarına engel olamadığı için sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Menderes’in ilk dört yılındaki ekonomik büyüme, ona kıyasla biraz durağan hale gelmiş olsa da İkinci Menderes iktidarında da devam eden refahın en önemli sebebi dış yardımlar ve yabancı yatırımcılar olmuştur. Nitekim ABD kredi ve yardım musluklarını kesince Demokrat Parti (DP) ekonomisi tepetaklak olmaya başlamış ve 10 yıl öncesinin ekonomik zorlukları, yoklukları ve kuyrukları tekrar görünmeye başlamıştı. 

Askerler, sivillere devrettikleri idarenin nasıl istismar edildiğini görüyorlardı. İktidar bozulan ekonomiyi, dini propaganda ile kapatmaya çalışıyordu. 1957 seçimlerinde din istismarı zirveyi zorlamıştı Menderes, ama sandıkta umduğunu bulamamıştı. Bütün bunlara ilave olarak muhalefete ağır baskılar uygulamak sureti ile kendi beceriksizliklerini gizlemeye çalışıyordu. İnönü Ege seyahatinde DP’liler tarafından linç edilmek istendi. 

Atatürk devrimlerinin sembol ismi şuursuz kalabalıklar tarafından taşlanıyordu. Orgeneral İnönü’ye atılan taşlar, adeta askerlerin başını yarıyordu. Üstelik muhalefeti kımıldayamaz hale getirmek için Menderes hükümeti bir “Tahkikat Komisyonu” kurmuş ve CHP’nin boynuna yağlı urgan geçirmişti. Bunun üzerinde İnönü; “şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır” diyerek, artık DP’yi kendisinin de kurtaramayacağını ifade ediyordu. 

27 Mayıs İhtilalini gerçekleştiren subaylardan olan Alparslan Türkeş ise, ihtilalin gerekçesini şöyle açıklıyordu:   

“Atatürk inkılapları yerinde saymadılar gerilediler, Anadolu’da çarşafın nasıl bir kapkara yangın olduğunu görüyorsunuzdur, Atatürk’ün en önemli armağanlarından birisi de Türkçeciliktir, evvela ezanı Arapça okutarak ihanet ettiler, Türk camiinde Türkçe Kuran okunur Arapça değil, politikacılar dini istismar ettiler, son devirde her iki parti de istismar yolunu tuttu… Midesini düşünen, şarlatan siyasetçiler. Aslında bu ihtilal 1957’de olabilirdi ama başka devletleri taklit ediyor düşüncesi bize hep tiksindirici olmuştur.”  (Cumhuriyet,17 Temmuz 1960)

İhtilali gerçekleştiren askerler, 38 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi’ni (MBK) kurarak 10 yıl önce kaybettikleri iktidarı ele geçirmişlerdi. Ama MBK içinde Cemal Gürsel’in başını çektiği “ılımlılar” ile liderliğini Türkeş’in yaptığı “radikaller” arasında fikir ayrılıkları vardı. Ilımlılar yeni Anayasa ile birlikte bir an önce seçimlerin yapılması ve iktidarın siyasi partilere devredilmesini istiyorlardı. Radikaller ile ihtilali gerçekleştiren kadronun devleti, Mısır’da darbe ile yönetimi ele geçirip devleti yöneten Cemal Abdünnasır gibi “nasyonal sosyalist” bir idare kurarak II. Atatürk dönemi başlatmak istiyorlardı. Fikir ayrılıkları 14 radikal MBK üyesinin yurt dışına tayin edilmesi ile son buldu. İktidar ılımlı askerlere geçti.  

İkinci Cumhuriyet de denilen 27 Mayıs rejimi, askerlerin toplumu yeniden dizayn etmek ve İttihatçı jakoben yaklaşımla kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirmek, dönüştürmek ve yönetmek için tam bir toplum mühendisliği çalışması yaptığı dönemdir. Bu toplum mühendisliğini gerçekleştirmek için yine bu dönemde kurulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) eliyle askerler, sivil ve siyasi hareketlere egemen olmuş ve mezkûr hedeflerin gerçekleştirilmesi için onları yönlendirmişlerdir. 

1960’lı yıllara geldiğinde Türkiye’nin demografik yapısı gibi sosyal yapısı da büyük bir değişim göstermişti. 1950’li yılların tecrübe göstermiştir ki, artık vatandaşlar büyük oranda politize olmuş ve siyaset ile daha fazla ilgilenmektedirler. Halk siyasi liderlerin yönlendirmesine daha fazla açık hale gelmiştir. Binaenaleyh İstanbul (1933), ve İstanbul Teknik (1944) Üniversitelerine ek olarak Ankara (1946), Ege (1955), Karadeniz Teknik (1955), Ortadoğu Teknik (1956) ve Atatürk (1957) Üniversiteleri kurulmuş ve İstanbul’dan sonra Ankara, İzmir, Trabzon ve Erzurum gibi şehirler de üniversite öğrencileri ile tanışmıştı. Bununla birlikte sayıları katlanan üniversite öğrencileri de siyasetle yani memleket meseleleriyle ilgilenmeye başlamışlardı. 

50’li yıllardan itibaren fabrikalaşma artmış ve bir işçi sınıfından olmasa bile işçi grubundan bahsetmek mümkün hale gelmişti. Sanayileşme ve ticaretin artması, yeni bir burjuva sınıfı da doğurmuştu. Tarımda sanayileşme ve toprak reformları köyden kente göçü tetiklemiş ve kent nüfusu artmış olmakla beraber köylü nüfusu hala önemini koruyordu. Ayrıca şehirlerde orta sınıf esnaf ve tüccar grubu da teşekkül etmişti. Şimdi sıra askerlerin bütün bu toplumsal yapıların hepsini kontrol etmek için bir mühendislik çalışması yapmaya gelmişti.  

Askerlerin toplum mühendisliğinde iki oluşumu öne çıkardılar. İlki politize olmuş halkı siyasi partiler eliyle dönüştürmeye çalışmak. İkinci olarak ideolojik sosyal hareketleri sevk ve idare etmek. Bunun için bu dönemde kurulan veya el değiştiren siyasi partilerin askerlerin denetiminde olduğunu söylemek doğru olacaktır. 1961 seçimlerine giren partiler şunlardır:

CHP: Başında eski ve saygı duydukları bir asker olan, Türkiye’nin kurucu partisi ve rejimin emniyet supabı ve meşru bir partidir. CHP ile askerler arasında nitelikli bir eşgüdümün olduğunu söyleyebiliriz.

AP: 1961’de Eski Genelkurmay Başkanı Ragıp Gümüşpala tarafından kurulmuş ve DP’nin mirasına sahip çıkmıştır. Ordunun Kazım Karabekir’den tevarüs eden ılımlı ve liberal geleneğine bağlı kalmıştır.     

YTP: Yeni Türkiye Partisi 1961 yılında kuruldu ve Genel Başkanlığına MBK yönetiminde Maliye Bakanlığı ve Kurucu Meclis Bakanlar Kurulu Üyeliği yapmış olan Ekrem Alican getirildi. Yani askerlerle iyi ilişkileri olan bir partidir.

CMKP: Osman Bölükbaşı’nın partisini, yurtdışından dönen Türkeş ve asker arkadaşları bir şekilde ele geçirerek MHP’ye dönüştürmüşlerdir.  

Siyasi partilerden başka Türkiye’de o dönem başlayan ve/veya etkinliğini arttıran iki sosyal hareket vardır: Ülkücülük ve solculuk. 

Ülkücü dernekler MBK Üyesi Binbaşı Dündar Taşer ve Albay Alparslan Türkeş tarafından kurulmuş ve yönetilmişlerdir. Böylece askerler, muhafazakar gençleri anti-Komünist olarak yetiştirerek (derin) devletin hizmetine sokmuşlardır. Başlangıcından günümüze ülkücüleri askerlerden bağımsız bir hareket olarak düşünemezsiniz. 

Sol hareketler çeşitliliği ile beraber devleti ele geçirmek ve radikal bir devrim yapmak için çalışan aydınlar, akademisyenler, gazeteciler ve asker ve sivil bürokratlar Doğan Avcıoğlu liderliğindeki “Yön Dergisi” etrafından toplanmışlardı. Ordu içinde 9 Mart Cuntası ile işbirliği yapan bu hareketin arkasında 27 Mayıs Cuntası’nın lideri Cemal Madanoğlu ve arkadaşları vardır. Bu kadro Dev-Genç gibi solcu gençlere fikri liderlik yapıyordu. Mezkur iki grubun tepesi kadar birbirine benzeyen başka iki tepe kadro bulamazsınız. Memleket sevdalısı gençlerin dine yakın olanları sağcı, olmayanları ise solcu olmuş ve birbiri ile çatışmışlar yada çatıştırılmışlardır. 

Komünist veya sosyalistlerin, faşistlerin, Türk milliyetçilerinin, ülkücülerin, liberallerin, ve İslamcıların fikri geçmişlerini ve düşünürlerini inkar ettiği anlaşılmamalı bu yazıda. Bu fikirleri benimseyen gençlerin, işçilerin, öğrencilerin, bürokratların ve diğer sosyal oluşumların bir şekilde askerler tarafından kontrol altına alındığı, hiç olmazsa kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirildiklerini söylüyorum. Bu durumun 1970’te kurulan Milli Nizam Partisi (MNP) içinde geçerli olduğunu iddia ediyorum. İtirazı olan MNP’nin son meyvesi Erdoğan’a baksın derim.  MNP’nin 12 Mart’ta kapatılmış olması veya Yöncülerin aynı dönemde tasfiye edilmeleri, ülkücülerin baskılara maruz kalması mezkur gerçeği değiştirmediği gibi, belki 12 Mart Darbecilerinin, bu hareketlerin toplum nezdindeki meşruiyet kazanmaları için gerekli olan operasyonları yaptığını düşünmek daha isabetli olacaktır.       

Yön hareketinin mensupları ilerleyen dönemde CHP’de siyaset yapmışlardır. Bilahare CHP Genel Başkanlığı yapan Altan Öymen ve Deniz Baykal bu harekete mensup olup ve Yön Bildirisi’ne imza atmışlardı, mesela. Artık milliyetçi sol denince CHP akla geliyor. MHP’nin milliyetçi sağ çizgisinde pek bir değişim olmamıştır. MNP ise başlangıçta milliyetçi ve mukaddesatçı idi. Bu çizginin devamı olan AKP ise İslamcı ve milliyetçi bir partidir. Milliyetçilik ortak paydasında buluşan bu partiler bir bakıma Türkiye’nin düzeninin ifadesidir. Bütün bu partiler için milliyetçilik esas, solculuk, sağcılık ve İslamcılık ise tali ve terk edilebilir birer kimliktir. Bundan dolayı bu partiler arasında ortaklık ve geçişkenliği doğal karşılamak gerekiyor.

Bugün Cumhur Koalisyonunu oluşturan AKP-MHP-BBP ve Vatan Partisi’ni aynı çizgide buluşturan irade aslında Türkiye’nin düzenidir. Sivil iradeyi temsil eden Kürtleri, liberalleri ve Gülen cemaatini tasfiye etmek için kurulan bir ittifaktır. Türkiye artık “İslamcı Nasyonal Sosyalist” bir ülkedir. Özgürlüğe ve liberalizme düşmandır. Dolayısı ile Meclis aritmetiğinde HDP’yi çıkardığımızda diğer partiler arasında pek de kalın çizgiler kalmadığını görürsünüz. Binaenaleyh kontrollü muhalefetten kurulu düzen aleyhine ciddi bir varlık göstermesini de beklememek gerekiyor. Çünkü İkinci Cumhuriyet henüz ömrünü tamamlamadı. 


Yorumlar kapatıldı.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: