Şeyh Said Olayı ve Takrir-i Sükun Kanunu

 

Diyarbakır’da AK Parti adına açılan bir pankart gündeme birdenbire ‘Şeyh Said’ konusunu getirdi.

Şeyh Said olayı Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkmasını sağlamıştı.

Türkiye’de otoriter rejimin kurulması için atılacak adımlar, Takrir-i Sükun Kanunu’nun gölgesi altında gerçekleşmiştir. Bu kanun ile hem Türkiye’de yeni kurulan rejime ve/veya Mustafa Kemal’e muhalefet etme potansiyeli taşıyan unsurlar, çeşitle sebeplerle tasfiye edilmiştir. Tarih kitaplarındaki klasik anlatıma göre Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarılma nedeni Şeyh Said İsyanı’dır. Aslında bu kanunun çıkarılması için Şeyh Said Olayı’nın iyi bir sebep (bahane) olduğu düşünülebilir.

Burada asıl sorun, gerçekte böyle bir isyan var mıdır? Yoksa, bir isyan varmış gibi gösterilerek, buna dayanarak otoriter bir sistem mi bina edilmiştir?

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Osmanlı Devleti savaştan mağlup olmuş ve şartları pek ağır olan Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı. Kürtlerin yaşadığı önemli coğrafyalardan olan Musul ve Halep, I. Dünya Savaşında İngilizler tarafından işgal edilmişti. Urfa, Antep ve Maraş vilayetleri ise Mondros Mütarekesi’nden sonra değişik bahanelerle yine İngilizler tarafından işgal edilmişti. Üstelik Doğu Anadolu’da Ermeniler bir devlet kurmak için hazırlıklar yapıyorlardı. Doğu Anadolu’nun Ermenilere verilmesini engellemek için merkezi İstanbul’da olan Vilayat-ı Şarkiyye Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti kurulmuştu.

Diğer taraftan, daha önce Kürt Teavün ve Terakki Cemiyetini teşkil eden Seyid Abdülkadir, Bedirhanîler, Bâbanzâdeler ve Cemilpaşazâdeler, Kürdistan Teâli Cemiyeti’ni 1918’de faaliyete geçirdiler. Bu cemiyeti kuranların çoğunluğunun karakteristik özelliği ise Osmanlı merkezileşmesi ile beraber kendi iktidar ve nüfuzlarını kaybetmiş ailelerin İstanbul’da okumuş çocukları olmaları idi.

Bu kişiler için Kürdistan sorunu, kendi ailevi sorunları ile bağdaştırılmış bir sorundu.

Mustafa Kemal Paşa da Anadolu’ya geçtiğinde Hamidiye Alaylarının bakiyesi zinde Kürt güçleri ile hemen temasa geçmiş ve onların desteğini almaya çalışmıştır. Bunun için, Mutki aşireti reisi Hacı Musa Bey’e, Bitlis Küfrevizade Şeyh Abdülbaki Efendi’ye, Şırnaklı Abdurrahman Ağa’ya, Derşev’li Ömer Ağa’ya, Muşas’lı Resul Ağa’ya, Şeyh Mahmud Efendi’ye, Norşin’li Şeyh Ziyaeddin Efendi’ye ve Gazran’da Cemil Çeto Bey’e mektuplar göndererek onların Milli Mücadele’ye katılmalarını istemiştir. Mustafa Kemal, Kürt aşiret ve tarikat liderlerini Milli Mücadeleye davet ederken, onları Ermeni Devleti kurulma tehlikesine karşı uyarmış, Padişah ve Halife’ye bağlılık vurgusu yaparak, onların desteğini almaya çalışmıştır. Ayrıca Kürtlük gayesi güdenlerin İngiliz parasıyla Kürtleri aldatmaya çalışan kişiler olduğunu ilan etmiştir. Mustafa Kemal’in bu gayretleri netice vermiş ve Hacı Bedir Bey gibi aşiret liderleri, Kürtçülere verdikleri desteği geri çekmiştir. Bunlardan başka Cibran aşireti lideri Halid Cibran, Haydaran aşireti lideri Hacı Mustafa Bey’in kardeşi Nuh Bey, Silvan beylerinden Sadık Bey ve Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa Bey de Mustafa Kemal’e inanmış ve ona destek vermişlerdir.

Bu çalışmalar neticesinde Erzurum ve Sivas Kongreleri Kürt aşiretlerinin desteği ile yapılmış ve Kürtlerin büyük çoğunluğu Milli Mücadele’ye destek vermiştir. Erzurum Kongresinde kurulan Heyet-i Temsiliye’ye üç Kürt; Hacı Musa Bey, Sadullah Efendi ve Şeyh Ahmed Fevzi Efendi seçilerek yapılacak Milli Mücadele’ye Kürtlerin desteği sağlanmıştır. Büyük Millet Meclis’inde de 72 Kürt Mebusun varlığı Mustafa Kemal’in Milli Mücadele döneminde Kürtlerle geliştirdiği ilişkilerin başarı derecesini göstermektedir.

Milli Mücadele’den sonra beklentilerini bulamayan ve çoğunluğunu orta derece rütbelerde subayların oluşturduğu bazı Kürtler 1923’te gizli bir örgüt kurdular. Azadi, kendine önceleri “Civata Azadiya Kurd” yani “Kürt Özgürlük Cemiyeti”; daha sonra ise “Civata Xweseriya Kurd” yani “Kürt Bağımsızlık Cemiyeti”  adını vermişti. Daha önce Mustafa Kemal’e destek veren Cibran aşireti lideri Halid Cibran, Bitlis Mirlerinin soyundan gelen ve Büyük Millet Meclisi’nin Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey, örgütün önemli şahsiyetlerindendi. Halit Cibran aynı zamanda cemiyetin başkanı idi. Milli Mücadele’de Mustafa Kemal’e destek veren ve Heyet-i Temsiliye üyesi Mutki aşireti reisi Hacı Musa Bey, Azadi örgütünün önemli bir destekçisi idi. Azadi, Halifeliğin kaldırılması ve medreselerin kapatılarak Türkçeye dayalı modern eğitim sisteminin kurulmasını problem etmişti.

Çok gizli olarak kurulan Azadi Örgütü İstanbul ve Doğu Anadolu’da şubeler açmıştı. Şube liderlerinin çoğu Türk ordusunda subaydı ve aşiret üyelerinin bir çoğu Hamidiye’de kumandanlık yapmışlardı. Bu örgütün faaliyetleri İngiliz raporlarında yer bulmuştu. Azadi’nin temel amacının Kürtleri, Türk Devleti’nin baskısından kurtarmak, adından da anlaşılacağı üzere Kürtlere  özgürlük sağlamak ve Kürdistan’ın gelişmesini sağlamak için İngiliz desteğini almak olduğu söylenebilir. Ama Azadi’nin İngiliz desteği almakta kararlı olmadıkları anlaşılmaktadır. İngilizler Kürtlerin yaşadığı bölgeleri Ermenilere vermek için çalışmalar yapmış olmaları Kürtlerde güvensizliğe sebep olmuştur.

İngiliz ve Sovyet raporlarında bahsi geçen Azadi Örgütü’nden Mustafa Kemal’in de haberi olmuş ve gerekli tedbirleri almaya başlamıştır. Örgütün başkanı olan Cibranlı Halid’i ikna etmek için Erzurum’a gitmiştir. 1924 sonbaharında, Pasinler depremi vesilesi ile düzenlenen bu seyahatte Mustafa Kemal bir yandan Kürt aşiretleri ile görüşmüş, diğer yandan da Cibranlı Halid ile son kez buluşmuştur. Cibranlı Halid rahat hareket etmek için ordudan istifa etmek istemiştir. Bunun ne anlama geldiğini bilen Mustafa Kemal, onu istifadan (yani isyandan) vazgeçirmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. Ama başarılı olunan taraf şu ki, Mustafa Kemal bölgedeki kaynama ile ilgili yeterli malumatı toplamış ve durumu yerinde analiz etme imkanı bulmuştur. Mustafa Kemal’in Ankara’ya dönmesi ile beraber bölgede operasyonlar başlar. Eski mebus Yusuf Ziya bey Ekim 1924’te, Halid Cibran ise Aralık 1924’te tutuklanır. Bunu Mutkili Hacı Musa Bey ve diğer tutuklamalar takip eder.

Tutuklamalar başladığı halde Azadi, neden isyan edememiştir. Kanaatimce bunun en önemli nedeni Mustafa Kemal’in var olan bir hazırlığı zamanında haber alması ve en doğru zamanda müdahale etmesi. Evvela örgüt bahar ayında isyan planlamaktadır. Bunun nedeni örgütün dağların stratejik ve lojistik kuvvetinden yararlanmak istemesi. Yani bir karşı saldırıda dağlarda mücadeleye devam etmek istemeleri. Mustafa Kemal kış girer girmez tutuklamaları başlatarak, isyanın önüne geçmiştir. İkincisi de Azadi’nin isyan için yeterli koordinasyonu ve teşkilatlanmayı yapamaması ile dış desteği sağlayamamış olmasıdır. Mustafa Kemal zaman kaybetmeden müdahale ederek örgütün tam teşkilatlanmasını engellemiştir.

Şeyh Said Olayı, Azadi Örgütü’ndeki en zayıf halkalardan birini teşkil eder. Muhtemelen kendisi Cibranlı Halid’in akrabası olmasa idi, başına böyle bir hadise gelmeyecekti. Cibranlı Halid’in tutuklanması üzerine, hem yakını olması ve hem de dini nüfuzu olması hasebiyle nazarlar kendisine çevrilmiş ve bu konjonktürün kendisini yüklediği misyonla hareket etmek zorunda kalmıştır.

Cibranlı Halid’in tutuklanması üzerine Şeyh Said, Bitlis Harp Divanı’na ifadeye çağrılır. Bunun üzerine Hınıs Kaymakamı Maksun Bey tarafından ifadesi 22 Aralık 1924’te alınır. Kaymakam Şeyh’in örgütle irtibatı olmadığını söyleyerek serbest bırakır. Aslında serbest bırakılması Şeyh Said’in, en azından, örgütün liderleri arasında olmadığını göstermektedir. Çünkü diğer liderlerin hepsi tutuklanmaktadır.

Genel ahvalin nahoş olmasından rahatsız olan Şeyh Said, hem kendi güvenliğini sağlamak, hem de Suriye Kürtleri ile irtibat kurmak amacıyla Suriye’ye doğru yola çıkar. (Suriye’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin eski üyeleri vardı.) Ancak yol boyu şöhreti onu yalnız bırakmaz, uğradığı her belde de konaklamak ve sorulara cevap vermek zorunda kalır. Kendisi, Azadi’nin doğal lideri olarak görülmeye başlanır. Azadi’nin Diyarbekir sorumlusu Dr. Fuad, Şeyhi uyarmasına rağmen onun kontrolsüz hareketlerinin önüne geçemez.

Piran’da kaldığı evin askerlerce kuşatılması ve evde olan iki asker kaçağının Şeyh’ten istenmesi üzerine çatışma çıkar. Aslında Şeyh’in kaçaklarla bir ilgisi yoktur. Jandarma ile olan çatışmada Şeyh’in herhangi bir emri de yoktur. Ama Şeyh’in bulunduğu bir evde çatışma çıkmış ve olağan şüpheli Şeyh de önce bu çatışmanın sonra da zaten gerilen bölgede çıkacak diğer çatışmaların doğal lideri olmuştur. Tarihe Şeyh Said İsyanı diye geçmiştir. Herhangi bir askeri tecrübesi olmayan, savaştan ve silahtan anlamayan bir Şeyh’in etrafında toplanan düzensiz ve bir kısmı itibari ile yağmacı bir güruhun yaptığı bu olay neticesinde tutuklamalar ve idamlar ile Azadi örgütü sona ermiştir. Şark İstiklal Mahkemesi kararlarında toplam 435 kişi idama mahkum edilmiştir.

Şeyh Said İsyanı diye anılan Şeyh Said Olayı’nın patlak vermesinde önemli soru işaretleri vardır. Evvela olayın patlak vermesinde Şeyh Said’in bulunduğu evi kuşatan askerlerin soğukkanlı davranmamasının önemli bir rolü vardır. Bu planlı bir olay olabilir. Hazırlıksız olan Kürtleri kış ortasında isyan ettirmek ve bu isyan vesilesi ile diğer Azadi üyelerini de ortadan kaldırmak isteği olabilir. Bu başarılmıştır. Olayın bir diğer tarafı da, isyanın Sünni bir Şeyh’in etrafında çıkarılmasını sağlayarak Alevi Kürtlerin bu işten uzak kalması sağlanmak istenmiş olabilir. Alevi Kürtlerin, Şeyh’in karşısında hükümet yanında yer almaları da bunun başarıldığını göstermektedir.

Her ne kadar Halifeliğin kaldırılması Azadi örgütünün kurulmasında etkili olsa da Azadi, dini bir örgüt olmayıp, milliyetçi bir örgüttür. Dolayısı ile planlanan isyan da milli bir isyandır. Ama yeni bir rejim kurmaya çalışan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, rejim muhaliflerine karşı şiddete başvurmasını meşrulaştıracak bir sebebe ihtiyaçları vardır. Şeyh Said Olayı bir irtica hareketi gibi gösterilerek, muhaliflere yapılacak operasyonlara meşruiyet kazandırılmıştır.

Şeyh Said Olayı Mustafa Kemal’e yeni hareket alanları açmıştır.  Doğu’da karışıklıkların artması sebebi ile Ali Fethi Okyar’ın yerine İsmet İnönü’yü Başbakanlık olarak atamıştır. İnönü 1937 yılın kadar kesintisiz başbakanlık yapacaktır. İnönü hükümeti Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış ve Ankara ve Şark İstiklal Mahkemeleri’ni 7 Mart 1925’te kurmuştur. Birinci dönem İstiklal Mahkemeleri; asker kaçaklarının artması, casusluk faaliyetlerinin meydan gelmesi ve kaçakların asayişi bozmalarından dolayı 1 Mayıs 1920’de “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” çerçevesinde kurulmuştu. Şeyh Said olayına kadar bir çok vilayette, istiklal mahkemeleri kurularak Mustafa Kemal ve reformlarına muhalif olanlar sindirildi. Takrir-i Sükun Kanunu çerçevesinde kurulan İstiklal Mahkemelerinin ise özelliği farklıdır. Bu mahkemeler 1793 tarihli Fransız İhtilal Mahkemeleri örnek alınarak kurulmuştu. Dr. Tevfik Rüştü’nün Mustafa Kemal’e teklif ettiği bu mahkemelerin kurulması ile Mustafa Kemal’in ihtilal hukuku hayata geçirilmiştir.

Mahkemenin ile yaptığı icraat ise muhalif basın organlarını susturmak olacaktır. Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebilürreşad, Tanin ve Vatan dahil olmak üzere bir çok gazete ve dergi kapatılarak yapılacak reformlara karşı muhtemel toplumsal direncin oluşmasının önüne geçilmiştir.

Şeyh Said olayında Şeyhlik kimliğinin kullanılması ile Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin de (TpCP) programında “dini düşünce ve inançlara saygılı olması” arasında ortak bağlar varmış gibi gösterilmesi nedeniyle TpCP kapatılmıştır. TpCP, CHP’den fikir ayrılıkları dolayısı ile ayrılan milletvekilleri tarafından 17 Kasım 1924’te kurulmuştu. Bağımsız vekillerin de katılması ile vekil sayısı 29 olmuştu. Kazım Karabekir partinin başkanı, Ali Fuad Cebesoy genel sekreter, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar ikinci başkanı idiler. İrticaya destek, Şeyh Said ve TpCP’nin ortak noktası kabul edilmiş ve bunun üzerinden partiye hücum edilmiştir. Halifeliğin kaldırılmasını müteakip böyle dini görünümlü bir olayın patlak vermesi Türkiye Hükümeti kadar İngilizleri de endişelendirmiştir. Halifeliğin siyasi gücünden çekinen İngilizler, Halifelik teması sebebi ile Irak’taki Kürtlerin de ayaklanmasından endişelenmişlerdir. Bu durumda İngiliz müdahalesinden emin olan Türk hükümeti rahat operasyon yapma fırsatı bulmuştur.

Takrir-i Sükun Kanunu’nun mer’i olduğu bir dönemde kılık kıyafetle ilgili düzenleme yapılmış ve tarikatlar yasaklanmıştır. Şapkanın milli başlık olarak ilan edilmesi, tarikat, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve yasaklanması ise halk arasında “din elden gidiyor” seslerinin yükselmesine sebep olmuştur. Sesin yükseldiği bölgeye “gezici” Ankara İstiklal Mahkemesi gidip, gericilere (!) karşı adeta terör muamelesi yapılarak halk sindirilmiştir. Bu düzenlemelere karşı çıkanlardan idam edilenler olduğu gibi uzun hapis süreleri ile muhatap olanlar da vardır. Mesela Fatih müderrislerinden İskilipli Atıf Hoca, Şapka İnkılabından evvel yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli risaleden dolayı idam edilmiştir.

Takrir-i Sükun Kanunu’nun yürürlükte olduğu bir dönemde, Haziran 1926’da  Mustafa Kemal’e İzmir Seyahati esnasında yapılacak suikastın planları ortaya çıkarılmıştır. Suikast planlarının ortaya çıkarılması ile son İttihatçıların bir kısmı idam, bir kısmı da hapis edilerek Mustafa Kemal’in otoriter yönetimine muhalefet etme ihtimali son İttihadçı bakiyeleri de sindiriliştir. Eski İttihatçıların faaliyetlerini yakından izleyen Mustafa Kemal, İzmir Suikast planı sebebi ile İttihatçı bakiyeleri ve son Terakkiperverlilerden de kurtulma imkanı bulmuştur. İstiklal Mahkemeleri eski İttihatçılardan Rüştü Paşa, İsmail Canpulat ve Halis Turgut Bey’in bulunduğu 15 kişiyi idama mahkum etmiştir.

Hülasa, Şeyh Said olayı sebebi ile çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu’nun vermiş olduğu yasal meşruiyetin himayesinde, Mustafa Kemal’e ve/veya rejime muhalif olan ya da muhalefet etme ihtimali olan kişiler ve gruplar tasfiye edilerek tek partili bir rejim tesis edilmiştir. Bu tek partili siyaset ile yeni kurulan rejim, kendi ideolojisine göre reformlar yaparak, kendi arzuladığı bir modernleşme programını hayata geçirmiştir.

Vesselam…