17/25: Geleceği çalınan bir ülkenin hazin hikayesi

Recep Tayyip Erdoğan’a, yolsuzluklardan elde ettiği servetinden dolayı ilk şantajı kim yapmıştır?

Yapılan pazarlıklarda el yükseltmeye çalıştığı dönemde Numan Kurtulmuş’un, Erdoğan için kullandığı “Harun olmaya geldiler, Karun oldular” sözü, bir teşbihten ziyade bir gerçeğin ifadesiydi. Muhtemelen Erdoğan’a serveti üzerinden ilk şantajı yapan kişi Numan Kurtulmuş’tu. Nitekim o bu şantajın karşılığı olarak istediği koltuğu kapmıştı.

Şimdi Erdoğan’ın serveti, tıpkı Karun’un hazinesi gibi bütün dünyanın dilinde. Gazeteci Ahmet Dönmez’in aktardığına göre; 2014’te ABD eski Büyükelçisi Ricciardone; “Erdoğan’ın kayıt dışı mal varlığını tespit ettik. Gemilerde, uluslararası sularda yüzdürdüğü paralar dahil, tespitlerimize göre 200 milyar doları var” demişti. Aradan geçen süre zarfında kim bilir kaç yüz milyar dolara ulaşmıştır serveti? Erdoğan ile yollarını ilk ayıran eski yol arkadaşı Abdüllatif Şener’e göre onun serveti 300 milyar dolar civarında.

Muhakkak ki bu servetin nerede ise tamamı gayrı meşru yollardan elde edilmiş. Çünkü Erdoğan ve ailesini böyle bir servete ulaştıracak bir ticareti henüz bilinmiyor. Erdoğan’ın gayrı meşru olan bu servetini bilenler ise bunu pazarlık masasında kullanmaktan çekinmiyorlar. Son olarak 3-4 Aralık 2019’da Londra’da yapılan NATO toplantısında da bunu gördük. Büyük laflar edilerek gidilen Londra’da, bu söylediklerinin hiçbirini toplantı masasına getirememesinin temel nedeni, bana göre, aynı gün Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın “Erdoğan’a zaman tanıdım ama artık bir şeyler yapma vakti geldi” diyerek Erdoğan’ın servetini araştırmayı da kapsayan Temsilciler Meclisi’ndeki kararın benzerini çıkarma tehdidi idi.

Nitekim birkaç ay önceki ilk denemede başarılı bir sonuç alan Trump Yönetimi, benzer davranışı NATO Zirvesi’nde sergilemekten çekinmemiş olabilir. Hatırlayınız; 30 Ekim 2019’da ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen yasa tasarısında “Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılması için ABD Dışişleri Bakanı, Maliye Bakanı ve Ulusal İstihbarat Direktörü’nün müşterek bir rapor hazırlanması” istenmişti.

Bu yasadan kısa süre önce ABD Başkanı Trump’tan hakaret dolu bir mektup alan Erdoğan’ın koşa koşa Beyaz Saray’a gitmesinin temel nedeni, muhakkak ki mal varlığını koruma güdüsüdür. Kim bilir bunun karşılığında ülke adına ne tavizler vermiştir. Bunu zaman gösterecektir. Son NATO zirvesine, hiçbir vasfı olmadığı halde, Binali Yıldırım’ın gitmesi; “Acaba Yıldırım da mı benzer bir duruma maruz kaldı?” sorusunu akıllara getiriyor.

Beyaz Saray’daki o toplantıdan sonra, Erdoğan’ın belirgin bir şekilde Suriye gündemini soğutup iç politikadaki siyasi entrikalara dönmesi, mal varlığı ile ilgili tehditlerin işe yaradığını göstermektedir. Bundan sonra Erdoğan’ın, Trump ile Putin arasında bir gondolda sallanır gibi daha sık savrulduğuna şahit olacağız. Kim daha büyük tehditlerde bulunursa, o istediğini alacak demektir. Hatırlayınız ABD’den önce Putin Erdoğan’a, onun ve ailesin terör ile olan ilişkisinden dolayı şantaj yapmıştı. Nitekim o da istediğini almıştı.

Dış politikada rehine durumu böyle de iç siyasette vaziyet nasıl, diye soracak olursanız; elbette durumun daha vahim olduğunu söyleyebilirim. Ekonomisi, ahlakı, siyaseti, hülasa bir devlet ve toplumu ayakta tutan bütün müesseseleri ile enkaza dönüşmüş Türkiye’nin düştüğü çukura, alçalarak giden yolun kilometre taşları bilinirse, bir çözüm üretme ihtimali olabilir. Bu yolda önemli kilometre taşlarından biri olan 17/25 Aralık Soruşturmaları, Erdoğan’ın maruz kaldığı ilk yolsuzluk soruşturması değildi.

Aslında Erdoğan’ın siyasi hayatını yaptığı yolsuzluklara göre üç döneme ayırabiliriz. Yaklaşık 10’ar yıllık olan bu yolsuzluk dönemlerinin ilki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu zamanı kapsar. Bu döneme Erdoğan’ın sevdiği bir tabirle “çıraklık dönemi” diyelim. Çıraklık dönemindeki eylemlerinden biri AKBİL yolsuzluğudur. Şimdilerde Yargıtay’ın tepesini işgal eden İsmail Rüştü Cirit’in başkanı olduğu mahkeme, Savcılık tarafından 2,5 trilyon lira zimmetine para geçirmekle suçlanan ve 14 yıldan az olmamak kaydı ile ağır hapis cezası istenen Erdoğan’ı beraat ettirdi.

Çıraklık dönemindeki yolsuzluklarının cezasından tereyağından kıl çekercesine kurtulan Erdoğan artık bir belediye başkanı değildi. Şimdi o, TBMM’de ezici çoğunluğa sahip bir partinin başkanı ve Başbakan’dı. Elinde daha fazla güç ve imkân vardı. O da bu güç ve imkânı elini esirgemeden kullanmasını bildi. Artık kalfalığa terfi etmişti. Cumhuriyet tarihindeki en büyük yolsuzlukları yapabilmek için, yasaları sık sık değiştirdi. Mayıs 2018’de yani AKP’nin 187 aylık iktidarı boyunca Kamu İhale Kanunu’nun 186 kez değiştirildiğini Birgün gazetesi rapor etmektedir. Kendi icraatlarına kanunları uyduruyorlar demek, saflık olur. Daha fazla çalabilmek için kanunları, hırsızlığın kitabına uyduruyorlar demek, daha isabetli bir yorum olur. Bu dahi eksik bir yorumdur. Daha da ilerisi var. Onu ustalık dönemine bırakalım.

Erdoğan, kalfalık dönemindeki yolsuzluklarını organize bir suç örgütü ile beraber yapar. Erdoğan’ın başında olduğu asıl örgüt hakkında, Cumhuriyet Savcıları 25 Aralık Dosyası’nı hazırladılar. Merkezdeki yolsuzluklardan ilham alıp, kendi çapında ona göre küçük kalan yolsuzluklar yapanlar için ise Cumhuriyet Savcıları 17 Aralık Dosyası’nı hazırladılar. Şimdi bu iki dosyanın içeriklerine bakalım istersiniz;

17/25Aralık Yolsuzluk Operasyonları:

Erdoğan’ın yaklaşık on yıl süren kalfalık dönemindeki yolsuzlukları 17/25 Aralık Operasyonları ile gündeme bomba gibi düştü. 17 Aralık 2013 sabahı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Zekeriya Öz koordinatörlüğünde Cumhuriyet Savcıları Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in talimatıyla, “rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık” gibi suçlamalar ile dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, işadamları Ali Ağaoğlu, Reza Zarrab ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı. Bakan çocukları Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan, iş adamı Reza Zarrab ve Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da aralarında bulunduğu 26 kişi tutuklandı.

Bunun üzerine AKP Hükümeti, 18 Aralık’ta İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün çeşitli kademelerinde görevden almalar yapmaya başladı. Aralarında operasyonu gerçekleştirenlerin de bulunduğu beş şube müdürü görevden alındı. 19 Aralık’ta İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın görevden alınarak Merkez Valiliği’ne atandı.

17 Aralık’ta, bu operasyonu gölgede bırakan bir telefon dinlemesi bomba gibi sosyal medyada dolaşıma girdi. Erdoğan, oğlu Bilal’den evdeki paraları sıfırlamasını istiyordu. Bütün aile bir araya gelip 36 saat boyunca paraları farklı adreslere dağıttıkları halde, evde hâlâ 1 milyon Euro civarında para kaldığını yine Bilal’in sesinden dinlemiştik. Zaten birkaç gün sonra Erdoğan’ın istifasını istediği Bayraktar, bütün yolsuzlukların sorumlusunun Erdoğan olduğunu ve asıl onun istifa etmesi gerektiğini itiraf etmişti, NTV ekranlarında.

25 Aralık 2013’te ise Savcı Muammer Akkaş tarafından, dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da bulunduğu 96 kişiye yönelik “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet” suçlarından yürütülen soruşturmada 41 kişilik gözaltı listesi hazırlandı, mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı çıkartıldı. Bilal Erdoğan için de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrı evrakı hazırlandı. Ancak Erdoğan’ın müdahalesi ile yeni atanan Emniyet görevlileri, Savcı’nın talimatlarını yerine getirmedi ve Savcı Muammer Aktaş apar topar görevden alındı.

İstanbul Emniyeti’ndeki değişiklikler sonra 6 Ocak’ta Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde gece yarısı büyük çapta görev değişiklikleri yapıldı. 350 polisin yeri değiştirildi. 8 Ocak’ta bir Emniyet Genel Müdür Yardımcısı ile 15 ilin Emniyet Müdürleri görevden alındı, 24 İl’e de yeni Emniyet Müdürü atandı. 22 Ocak’ta Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde 470 Amir, Müdür Yardımcısı ve polisin görev yeri değiştirildi. Böylece 17 Aralık 2013 Yolsuzluk Operasyonu’ndan sonraki kısa süre içinde yaklaşık 6 bin Emniyet mensubunun yeri değiştirildi. Bu soruşturmada göre alan emniyet görevlilerinin neredeyse tamamı 22 Temmuz 2014 tarihinde başlatılan operasyonlarla tutuklandılar ve halen cezaevinde tutuklular.

Bu yolsuzluk operasyonundan hemen sonra Erdoğan’ın girişimi ile HSYK’nın yapısında önemli değişiklikler yapıldı. Bunun için Meclis’ten kanunlar çıkarıldı. Artık Erdoğan’ın emrine girmiş olan HSYK, soruşturmada görev alan savcılar ve hakimler hakkında hemen soruşturma açılarak müfettişler görevlendirildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı dahil 19 Savcı ve bir Hakim’in yeri değişti.

17/25 Aralık Operasyonlarından hemen sonra çıkarılan kanunun birçok maddesi daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olsa bile atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti. Erdoğan yargı üzerinde de otoritesini kurmuştu. Yeni HSYK Müfettişlerinin hazırladığı rapor doğrultusunda Savcılar Celal Kara ile Muammer Akkaş hakkında “görevi kötüye kullanma”, Hâkim Süleyman Karaçöl hakkında ise “görevi ihmal” suçlarından dava açıldı. Daha sonra aynı eylemle ilgili olarak Savcılar Zekeriya Öz, Cemal Kara, Mehmet Yüzgeç ve Muammer Akkaş hakkında “terör örgütü üyesi olmak, darbeye teşebbüs” suçlarından soruşturma açıldı ve haklarında tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkarıldı.

Operasyonlar ardından Egemen Bağış, Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise bakanlık görevlerinden istifa ettiler. Hem yolsuzluk yapan bakanların hem de yolsuzluğu ortaya çıkarak polis ve savcıların görevden alınması, Türkiye’nin garabet tarihindeki yerini almıştır. Muhakkak olan şu ki; polis ve savcılar sadece işlerini yapmışlardı ve bunun karşılığında cezalandırılmışlardı.

Recep Tayyip Erdoğan, başlatılan soruşturmayı hükümeti ve ekonomiyi hedef alan siyasi bir operasyon olarak yorumladı. Hükümet bu operasyonların bir “paralel örgüt” eliyle hükümeti yıkmayı amaçlayan siyasi operasyonlar olduğunu belirtti.

Görevden alınan savcıların yerine görevlendirilen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Birimi Savcısı Ekrem Aydıner tarafından yürütülen soruşturmanın sonunda “soruşturma kapsamında usulüne uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı” belirtilerek takipsizlik kararı verildi.

Ayrıca takipsizlik kararında “25 Aralık 2013 Soruşturmasının hukuki bir soruşturma görünümü altında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni cebren ortadan kaldırmaya ve engellemeye yönelik bir teşebbüs” olduğunu belirtti. Böylece Savcı Aydıner, savcılığın yürüttüğü bir yolsuzluk soruşturmasının hükümete yönelik bir darbe girişimi olarak nitelendirmiş oldu.

Bu olaylardan sonra Hükümet, özgürlükleri kısıtlayan birçok kanun yaptı. Bu kanunların ruhuna baktığınızda Erdoğan ve çevresinin yaptığı ve yapacağı yolsuzlukları koruyan düzenlemeler olduğu görülmektedir. Hükümetin herhangi bir yolsuzluğunu dile getiren darbe ile suçlanıp hemen zindana atılmaya başlandı. Büyük bir korku zemini oluşturuldu.

Üstelik daha evvel “Ben bu davaların savcısıyım” diyen Erdoğan; Zirve Yayınevi, Hrant Dink ve Danıştay saldırısı gibi çeşitli cinayetlerle suçladığı ve darbe hazırlığı yapmakla itham ettiği Ergenekon mensupları ile anlaşıp, onları Şubat 2014’te hapisten çıkardı. Bir kısmının haksız yere tutuklandığını ben de düşünüyorum. Ya haklı yere tutuklananlar? Böylece Türkiye yeni ve daha tehlikeli bir sürece girmiş oldu. Ahmet Altan’ın ifadesi ile “katiller ve hızsızlar ittifakı” kurulmuş oldu.

Böylece hem kalfalık dönemindeki yolsuzluklar devlet güvencesi altına alındı hem de ustalık dönemindeki yeni yolsuzlukların zemini hazırlandı. Artık hiçbir polisin, savcının Erdoğan ve/veya AKP’linin herhangi bir yolsuzluğunu görme, araştırma, soruşturma ve dava açma ihtimali kalmamıştı. Erdoğan aleyhine bir twit atanların hapisleri boyladığı bir dönemde, kim onun aleyhine bir soruşturma yapmaya cesaret edebilirdi ki? Her şey ve herkes tam anlamı ile teslim alındığına göre artık ustalık dönemine giriş yapılabilirdi. Üstelik milletin malını korumakla görevli asker, polis, savcı ve hakimler de bu devasa yolsuzlukları gönüllü bekçilerine dönüştüler. Ustalık dönemi bunu gerektirirdi.

Artık ihalelerden %10 veya %20 komisyon alma günleri çok geride kalmıştı. Daha sofistike yolsuzluk planları yapılmalı idi. Hem halktan alkış ve oy almalı hem de on yıllar boyunca sistemli olarak soygun devam etmeliydi. Parsel, gemi, villa gibi küçük yolsuzluklar artık küçüklere bırakılmalı idi. Daha büyük çalmalı ki, hatta içindekilerle beraber çalmalı ki kimse hissetmesin ne olduğunu. Ustaca yapılmalıydı her şey ustalık döneminde.

Hiç düşündünüz mü? Acaba Erdoğan döneminde gerçekleşen köprü, yol, havaalanı, hastane, okul gibi kamu projeleri, Türkiye’nin kalkınması ve insanların refah düzeyinin yükselmesi için midir? Yoksa o, daha fazla yolsuzluk yapabilmek ve servetine servet katmak için mi bu kamu projelerine imza atılmıştır? Eldeki veriler; Türkiye’nin emsallerine göre gerilediğini, halkın daha çok fakirleştiğini, enflasyon, döviz ve işsizliğin yükseldiğini gösterdiği halde Erdoğan, ailesi ve etrafındaki dar bir zümrenin aşırı derecede zenginleştiğini göstermektedir. Demek amaç halkın refahı değilmiş.

Hem sadece bugün için değil onun zenginliği, gelecekte Erdoğan’ın torunlarının torunlarına da akacak bir gelir düzenlemesi yapılmaktadır. Erdoğan iktidardan düşse bile halk en az 20-25 yıl daha ona haraç ödemeye devam edecektir. Hazine garantili projeler adeta Erdoğan’ın torunlarına bir gelecek hazırlamak için kurgulanmış sinsi soygun projeleridir.

Günün sonunda halk sahibi olduğunu zannettiği okulunu, hastanesini, hava alanını, yolunu, köprüsünü kullanabilmek için uzun yıllar boyunca kira ödemek zorunda kalacaktır. Artık halk her şeyini yolsuzlara kaptırmış ve öz vatanında kiracı durumuna düşmüş olacaktır, düşmüştür de. Hazine garantili projelerle hayatta olanların soyulduğu yetmiyormuş gibi, henüz daha doğmamış nesiller bile bir çete tarafından borçlandırılmaktadır.

Son zamanlarda yeniden gündeme gelen Kanal İstanbul ve 100 bin konut projeleri ise Erdoğan’ın giderayak yapmak istediği son altın vuruşlar olduğundan kimsenin şüphesi olmasın. Eğer başarabilirse tıpkı Duyun-u Umumiye idaresi gibi 30-40 yıl bu millet Erdoğan ve ailesine haraç ödemeye devam edecektir.

Sadece hazine garantili projelerle değildir ülkenin soyulması. Kamuya ait birçok fabrika, bina, arsa, tesis de sistemli bir şekilde Erdoğan’ın emlakine dönüşmektedir. Bir taraftan kurduğu vakıflar ülkeyi talan ederken, diğer taraftan Tank Palet Fabrikası ve Şeker Fabrikaları gibi milletin öz malı varlıklar eş, dost görünümü altında zimmete geçirilmektedir. Ustalık dönemi talanı tüm hızı ile devam ederken subayı, komutanı, polisi, amiri, savcısı, hâkimi, bürokratı, istihbaratı, vekili, bakanı, ordusu ve meclisi ile bütün devlet erkanı Erdoğan’ın talanının bekçisi olarak vazifelerini ifa etmeye devam ediyorlar.

En çok da Saray’ın bekçiliğini, onurlu bir hayata tercih eden hukukçular eliyle, iyi-kötü işleyen devlet düzeni, halkına adeta terör kusan bir organizasyona dönüştü. Onlar hakkında en adil hükmü Perinçek verecekti ve hiçbir hukukçudan itiraz gelmeyecekti: “Siyasetin köpeği.” Evet, ne karşılığında bilmiyorum ama bazı yargı mensupları siyasetçileri koruyan birer bekçi köpeğine dönüştüler. Siyasetçilerin köpeği olmayanlar ise ya hapsedildi ya da sürgün. Her halükârda adalet ve hukuku hatırlayan olursa, hemen öncekilerin sallandıkları darağaçları gösterilmekte. Gerisi malum.

Ne ustalık ama!…