İslam Siyaset Düşüncesinin Temel Dinamikleri

 

“İslam siyaset düşüncesi çağdaş hayatın ihtiyaçlarına cevap verebilir mi? Ve çağdaş hayatın ihtiyaçlarına cevap verecek İslam siyaset teorisinin temel dinamikleri nelerdir?” Bu sorular bu makalenin cevabını aradığı araştırma sorularıdır.

Siyaset düşüncesi; insan aklının toplum ve olguları ile tepkimeye girmesinin neticesinde ortaya çıkan ve insanın mutluluğunu tasavvur eden fikirler manzumesidir. Siyaset düşüncesi, toplumun geçirdiği değişim ve dönüşümleri yorumlayarak, yeni bir gelecek tasavvuru yapar. Bu yönü ile her siyaset düşüncesinin bir siyaset teorisi vardır. Siyaset düşüncesi, siyaset teorisinin temelini oluşturur. Siyaset teorisi ise, siyasi olaylardan bağımsız olarak, soyut genellemeler yaparak siyasi bir program inşa etmeye çalışır.

Dinler ve ideolojiler; bireyin Allah, kendisi, diğer insanlar, toplum/devlet ve çevre ile olan ilişkilerini düzenler. Kurdukları bu ilişkiler manzumesinin neticesi olarak insanlara mutluluk vadederler. Bundan dolayı Karl Popper, ideolojileri ‘seküler dinler’ olarak tanımlar. İdeolojilerin de tıpkı dinler gibi, bir ‘hayat tasavvuru’ iddiasına sahip olması bu tanımın doğmasına sebep olmuştur. Bu zaviyeden bakılırsa, “Kim, İslam’dan başka bir din arzu eder ve ararsa, (bilsin ki) bu ondan asla kabul edilmeyecektir; o, ahirette de kaybedenlerden olacaktır”(3:85) ayeti daha iyi anlaşılacaktır.

“Allah katında (hak ve makbul) din ancak İslam’dır…”(3:19) İslam, barış ve esenlik demektir. İslam, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa, dünya ve ahiret huzuru ve mutluluğu vadeden semavi nizamın unvanıdır. “…İşte bugün sizin için (bütün kaideleri, hükümleri ve evrenselliği ile) dininizi kemale erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim…”(5:3) Yahudilerin “bize inmiş olsaydı, onun nüzul gününü bayram ilan ederdik”dedikleri bu ayet; insanın ve İslam’ın Hazreti Âdem ile başlayan tekâmül sürecinin Hazreti Muhammed (AS) ile kendi zirvesine çıktığını ve ona inen hükümlerin kıyamete kadar insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılamaya kâfi olduğunu ifade etmektedir.

Hakikaten İslam siyaset düşüncesi, çağdaş hayatın da bütün ihtiyaçlarını karşılamaya kafidir.  Bu düşünce; kul ile Allah arasındaki ilişkiyi düzenlemekle kalmaz, bireyin toplumla ve devletle ilişkilerini düzenlediği gibi, ideal bir devlet yönetiminin niteliğini ve bu devletin toplum ve birey ile ilişkilerini de düzenler.

İslam’ın siyaset düşüncesinde hüküm ve irade Allah’a aittir. “…Şurası bir gerçek ki, mutlak manada hükmetme yetkisi sadece Allah’a aittir…” (12:40)“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadının kendileri ile alakalı o meselede başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur…” (33:36) Evet din Allah’ındır ve hüküm O’na aittir. Bundan dolayı yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı anlaşmaları demek olan devlet idaresi, meşruiyetini temel itibari ile Kur’an’a dayanan Anayasa’dan alır. Yöneten de yönetilen de Allah’ın vazettiği hükümlerini ihtiva eden bu Anayasa’ya tabidir. Kimse bu yasanın üzerinde değildir.

Mecelle’de “zamanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz”kaidesi vardır. Bu kaide zamanın (buna bağlı olarak şartların) değişmesi ile bazı ahkamın değişebileceği yani zamanın şartlarına göre yorumlanabileceğini ifade eder. Binaenaleyh, İslam siyaset düşüncesi de tarihte tartışıldığı konulardan farklı olarak, yeni konular üzerinden tartışılabilir. Bazı eski konular esastan çıkarılabilir veya tek başlık altında birleştirilebilir ve yeni konular eklenebilir.

Kanaatimce tarih içinde tartışılan İslam siyaset teorisinin konuları bazı kavramlar etrafında yeniden tartışılabilir. Çözülmeyi bekleyen birçok konu, bu kavramların kuşatıcılığı ile açıklanabilir. Kitap, sünnet, icma ve kıyas gibi geleneksel içtihat usulleri ile çağdaş hayatın şartları birlikte mütalaa edildiğinde İslam siyaset düşüncesinin iki temel ve kuşatıcı kavramı karşımıza çıkar. Bunlar ‘meşveret’ ve ‘adalet’ kavramlarıdır. Birçok mevzuun bu kavramların kuşatıcılığı altında çözüme kavuşturulabileceği görülür.

 

Meşveret

İslam siyaset düşüncesinin Raşit Halifeler döneminde şekillendiği kabul edilir. Hazreti Peygamber’den sonra devlet başkanının kim olacağı sorunu ortaya çıkmıştı. ‘İmamet’ yani ‘devlet başkanlığı’ konusu, Hazreti Ebubekir’e biat edilmesi ile sonuçlanmıştır. Böylece ‘biat’ kavramı, ‘imamet’ ile beraber ilk şekillenen siyaset konuları oldu. Hazreti Ebubekir ise sahabenin ileri gelenleri ile istişare ederek, imamet makamına Hazreti Ömer’i tavsiye etmiş ve halkın kabul etmesi ile Hazreti Ömer ikinci halife olarak göreve gelmiştir. Hazreti Osman ve Ali’nin de meşveret ile devletin başına geçtiklerini ve bu Dört Halife döneminin ‘cumhuriyet’ olduğunu kabul edilir.

Hazreti Ali’den halifeliği kılıç zoru ile alan Muaviye bin Ebu Süfyan hilafeti oğlu Yezid’e miras olarak bırakmış ve muhalifleri sindirmişti. Hilafetin saltanata dönüşmesiyle, İslam siyaset düşüncesinde derin bir kırılma meydana gelmişti. İslam siyaset düşüncesinin temellerinden biri olan meşveret esası terkedilmiştir. Abbasilerin son döneminde fiili gücünü kaybeden hilafete, İbn-i Teymiyye’nin (ö.1328) fikirleri ile ideal olan seçim ile halife olmanın yerine, babadan oğula geçen mevcut durum meşrulaştırılmıştır. Böylece zaten esası terkedilmiş olan İslam siyaset düşüncesi ciddi bir durağanlığa girmiştir.

Fazlurrahman, haklı olarak, Müslümanlar arasında yaygın olan meşveret anlayışının ve tarihsel olarak halifenin seçiminin Kur’an’a uygun bir şekilde gelişmediğini söyler. İstişare ve halife seçiminin Müslümanların genelinden elitine geçtiğini ve bunun yanlış olduğunu ifade eder. Şûra kavramında bir meclisin ortaya çıkarılamaması, ona göre büyük bir eksikliktir.

Evet istişare etmek, danışmak anlamlarına gelen meşveret Allah’ın emridir. Kur’an-ı Kerim’de ‘Şura’ adında bir sure bulunduğunu da hatırlatalım. Bu surede geçen “…onların işleri aralarında istişare iledir…”(42:38) ve “…idari meselelerde onlarla istişare et…” (3:267) ayetleri istişareyi emretmektedir.

İslam siyaset düşüncesinin merkez kavramı meşveret, Batı siyaset düşünceleri tarafından “seçim sistemleri” olarak realize edilmiştir. Parlamentolar ve/veya senatolar, toplum ile istişarenin idareye yansımış halidir. İmamet, itaat ve biat konuları bir meşveret usulü olarak seçim sistemleri ile çözüme kavuşturulmuştur. Eğer seçim sistemleri içinde milletin iradesini yansıtmada bazı pürüzler yaşanırsa, daha sağlıklı bir seçim sistemi tespit edilip uygulanmalıdır.

 

Adalet

Dahilde ve hariçte adaleti tesis etme İslam siyaset düşüncesinin temel hedefidir. İnsanın ruhunun üç temel melekesi vardır. Akıl, şehvet ve gazap melekeleri ya da kuvvetleri. Bu üç kuvvetin ifrat, tefrit ve vasat mertebeleri vardır. Vasatın tercih edilmesi ile bireyin hayatında adalet tecelli eder. Buna ‘sırat-ı müstakim’ de denir.

Devlet, insan bedenindeki ruh gibi mücerret bir düzen ve teşkilattır. İnsan ruhu bir kanun olduğu gibi, devlet de bir kanundur. Daha doğrusu kanunlar manzumesidir. Nasıl ki insan bedeninin yaşamı ruhi bir programın işlemesi ile mümkündür, öyle de devlet teşkilatının işlemesi de böyle bir programın varlığı ile mümkündür. Bu program kaynağını Kur’an’dan alan bir Anayasa’dır. Devlet anayasal kurumlar vasıtası ile tecessüm eder. İnsandaki bu üç kuvvete mukabil devlette de üç temel kuvvet yani anayasal kurum vardır. Akıl kuvvetini, yasama organı olan meclis temsil eder. Yani meclis devletin aklıdır. Şehvet duygusunu yürütme organı olan iktidar temsil eder. Hükümet nefis gibidir. Gazap hissini ise yargı organı olan bağımsız mahkemeler temsil eder.

Yürütme ve yargı erklerinin sınırlandırıp çerçevesini belirlemek ve onların ifrat ve tefrite düşmelerini engellemek, aklı temsil eden Meclis’in görevidir. Aklın da ifrat ve tefrite düşmesine mâni olacak ve onu istikamette tutacak bir Külli Akla ihtiyacı vardır ki o Külli Akıl, Kur’an’dır. Meclisin tefriti, kanun yapamamasıdır. Zamanın ve şartların değişmesine bigâne kalıp, muvafık içtihatlarla düzenleme yapmamasıdır. Bu tefritten doğan boşluğu diğer kuvvetler kendi arzuları veçhile doldurur ve arsızlık ve hayasızlıklara zemin hazırlanmış olur. Meclisin ifratı ise cerbezedir ki masumları dahi suçlu konumuna düşürecek kanunlar yapmaktır. Böylece hükümetin çirkin işlerinin yolu açılır. Meclisin adalet mertebesi ise vasat yani orta yoldur. Bu vasat zemininde hikmetli kanunlar yapmaktır. Allah bir kavme hayır murat etmişse, o kavme hikmetli kanunlar yapan bir Meclis nasip eder.

Şehvet kuvvetini yürütme temsil eder. Hükümet, hayırlar doğuran namuslu ve şehvetli bir kadındır. Hükümetin tefriti memleketin hayrına olan işlere alakasının olmamasıdır ki bu her sahada gerilemeye sebep olur. Maarif, maliye, mülkiyede ve askeriye de laubalilikler başlar. Devlet, devlet olma ciddiyetini kaybeder. Hükümetin ifrat etmesi ise, en az tefriti kadar tehlikelidir. Hükümet bütün kuvveti eline alır ve her sahaya ağır müdahalelerde bulunur. Böylece ırz ve namusları pâyimal eder. Bu durum ise tuğyana yani azgınlığa sebep olur. Artık nefsi, ilahı olmuştur onun. Diğer kurumlar iktidar şehvetinin altında ezilir. Akıl ve gazap melekeleri hükümetin şehvetine tabi olup, onun tatminine uğraşır. Devlet yıkılmaya başlar. Hükümetin vasatı ise iffettir. İffet, hukukun namusuna halel getirmeden icraat yapmaktır. Bunun neticesinde nesebi belli ve helal süt emen evlatlar doğar. Yani memleket ileri gider.

Gazap kuvvetini ise yargı temsil eder. Mahkemeler bir milletin öfkesidir. Yargının tefriti korkaklıktır. Yargıçlar evhamlı bir adam gibi davranır. Kanunları uygulayıp cezalandırmaktan geri durur. Mahkemenin ön kapısından giren arka kapısından çıkar. Bu durum özellikle adi suçların artmasına sebep olur. Yargının ifratı ise tehevvürdür ki, kimseden korkmamak ve hiçbir kanunu ve hukuku tanımamaktır. Bu durum istibdat ve zulüm doğurur. Bunun neticesinde memlekette terör ve anarşi artar. Yargının vasatı ise şecaattir. Hak için can feda eder ama bütün bir millet için bile olsa, bir masumun hakkını feda etmez.

Hülasa Adalet; Meclisin iyi ve kötüye karar vermesi, Hükümetin iyilikleri cezbetmesi, Yargının da kötülüklere mâni olmasıdır. “Haberiniz olsun ki Allah size adli, ihsanı ve yakınlığı olana atâyı emrediyor ve fuhşiyyâttan, münkerden, bağiyden nehyediyor, size va’zediyor ki dinleyip anlayıp tutasınız.”(16/90)Evet, adalet iyiliği doğurur. İyilik de devlete vatandaşlık bağı ile yakınlık kuranlara muhtaç olduğu şeyleri vermeyi netice verir. Bu olmadığı takdirde önce hayasızlık ve arsızlık başlar. Bir adım sonra kötülükler toplumda yaygınlaşır ve netice de bağiy yani terör tüm toplumu esir alır. Demek adalet terörü önlediği gibi, terör de adaletin olmadığı yerlerde yaygınlaşır. Hürriyet, eşitlik ve temel haklar gibi konular adalet ile doğrudan bağlantılıdır. Adaletin müesses olduğu yerlerde bu konular zaten çözülmüştür demektir.

 

İslam siyaset düşüncesi dün olduğu gibi bugün de tüm toplumların bütün sorunlarını çözme kabiliyetini haizdir. Meşveret ve adalet esasları realize edilmek sureti ile İslam’ın evrensel mesajı yeni bir şekilde insanlara takdim edilerek, Müslümanlar dahil bütün insanların dünya ve ahiret mutluluğunun temini sağlanabilir. İslam’ın bu İlahi mesajından mahrum insanlık, beşerî sistemlerin arızaları altında ezilmektedirler ve ezilmeye de devam edeceklerdir.